• Paintings
  • Illustrations
  • Drawings
  • Music
  • Articles
  • Studio

First 100 copies of my new album”Bugün Ağaçtan Düştüm” is sold out. 2nd editions are now ready to be purchased at these places I wrote below.

Mtaär (Şair Latifi Sokak 27/A, Moda / Kadıköy)

Vintage Records (Dr. Esat Işık Cad. No:4 Kadıköy)

Zero Müzik (Caferağa Mahallesi Kadife Sokak No : 8/A Kadıköy / İstanbul)

Kutu Kafe (Fırıldak Sokak25/A Moda 34710 Kadıköy / İstanbul)

Deform Müzik (Kuloğlu Mah. Turnacıbaşı Cad. No:45 Çukurcuma / Beyoğlu)

To listen the whole album before buying it : Bugün Ağaçtan Düştüm

Sıcaklarda bir başıma kalakaldım.
Olmadı, seni kestim dolaba attım.
Elim suçlu ama kalbim yorgun,
Derdini dinleyemem artık öldün.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

I bring some wave sounds and a couple of other things from the Indian Ocean.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

APTAL (Stupid)

Hepiniz (You’re all)

Aptalsınız (Stupid)

Üzgünüm (I’m sorry)

Üzgünüm (I’m sorry)

Lyrics & Music : Erkin Gören

Video : Gözen Atila

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Contributors : Ayşe Tunç, Elçin Poyraz, Erkin Gören, Evrim Kavcar, Fulya Çetin, Gümüş Özdeş, Kıymet Daştan, Mark Henley, Nihan Çetinkaya, Seda Hepsev, Sibel Horada, Şafak Çatalbaş, Tayfun Serttaş, Volkan Yıldırmaz.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

The Open Art Space Mtaär had to shut down due to known errors in the System. We’re deeply sorry. We now take a moment to thank everyone who have supported us from the beginning until the end: Thank you… We also would like to apologize to all upcoming artists scheduled to appear in Mtaär for the inconvenience; we appreciate your understanding. From now on we will continue to organize shows in alternative spaces. We will let you know about the news, see you again.

ReftLightOur new thing called ReftLight, lately has published it’s first issue -or let’s say lp- with contribution of eight artists. To me it’s a great compilation and I listen to it at home frequently. I hope everyone enjoy it. And if you are a musiciany or an audio artist, you are definetaly invited to ReftLight’s next issue.

Don’t forget to subscribe to the newsletter to be notified about upcoming contexts and new issues. Lalala.

Here : www.ReftLight.com

Horaley brings its 29th issue with the context “Fire”! Please visit www.horaley.com for details.

Bloer
To see more, pleaseclick here.

To see more, please click here.

DİYEMEDİM

Gidiyorsun, bilmediğim uzaklara
Bakarken ardından, gitme kal diyemedim
Ayrılık birçok şeyi aldı götürdü benden
Dostlarım sordular o gitti diyemedim
Diyemedim, diyemedim, diyemedim, diyemedim
Bakarken ardından gitme kal diyemedim

Şimdi herşey anlamsız, yarım kaldı aşkımız
Akarken gözyaşlarım deli gibi zamansız
Seviyorum, seviyorum, seviyorum, diyemedim
Gururum engel oldu, gitme kal diyemedim

Müzik : Erkin Gören (Orj: Zafer Peker)

Video : Gözen Atila (Orj : Zeki Ökten)

ÖZLEDİM

Sen gittin ya yaşantımın bir anlamı kalmadı
Sen gittin ya pencereme bir kez güneş doğmadı
Sen gittin ya senden sonra mutluluğum olmadı
Senle geçen günlerimin değerini bilmedim

Özledim teninin kokusunu özledim
Özledim sımsıcak sohbetini özledim
Özledim sohbetini o sesini özledim
Gelmedin gözbebeğim can yoldaşım gelmedin

Sen gittin ya gözlerimde yaşlar bir an dinmedi
Sen gittin ya ellerimden resmin bir an düşmedi
Sen gittin ya o gün bugün inan yüzüm gülmedi
Gelmedin gözbebeğim can yoldaşım gelmedin

Müzik : Erkin Gören (Orj: Selami Şahin)

Video : Gözen Atila

Seni izliyorum. Tutar mı diye endişelisin. Ama rahatsın da, kimse görmez, kimse anlamaz, anlamazlarsa daha kıymetlisin gibi birşey zaten. Ne anladım biliyor musun eserinden. Turgut Özal’ı sevmiyorsun. Tombik tombik çizmişsin gerçi, sevilmeyecek bir tarafı da yok ona bakınca. Yine de sanatçılar Turgut Özal’ı sevmemelilerdir. Sevmemelidirler.

Ve Kenan Evren de kötüdür. Bunu her fırsatta belirtmeli, beynimizi bununla uyuşturmalıyız. İşi gücü bırakıp 20 yıl önce darbe yapmış patates kafaların portrelerini yapıp oraya buraya asmalıyız. Neden, bunu kimsenin bilmesine gerek yok. Sanatçının görevi toplumsal travmaları Nazo reklamı gibi ele alıp durmaktır. Başını belaya sokmayacak ölçüde isyankar, kendi küçük çevresinde başı dik yürümesine yetecek kadar olsa kafi işte.
Devamı »

Ölüm kalım meselesi değil, kader oyunu değil, kimsenin suçu değil ama bu iki birbirine yakın disiplin arasındaki farklara dair birkaç şey söylemek istiyorum.

Son zamanlarda biz bize takıldığımız küçük topluluk içerisinde illüstrasyon kelimesine duyulan ilgi bir hayli arttı. İllüstrasyon dediğimiz, görsel stillerini ağırlıklı olarak resim akımlarından alan ticari bir meslek dalıdır. Yani illüstrasyon yapılırken bir ürünün, bir konunun, bir hikayenin tasviri için, siparişin belirlediği görsel ve bağlamsal sınırlar dahilinde çalışılır.

İllüstratör, çalıştığı işe kendince daha iyi olacağını düşündüğü eklemeler yaparken bir ressamdan farklı olarak, çok sayıda başka etmenleri gözetmek durumundadır. Tıpkı bir grafik tasarımcı gibi, hazırladığı görsele koyduğu her yeni öğenin hesabını birilerine vermek yükümlülüğünü taşır. Bu sebeple de ressamın sahip olduğu sınırsız özgürlüğe sahip değildir.
Devamı »

Tavuk. Horoz. Bip.

Horoz, her sabah uyuduğum odanın beş kat altındaki yarı çimenlik alanda ötmeye başlıyordu. Rüyaları bırakıp horozun sahipleriyle ne şekillerde mücadele etmeliyimi yarı kapalı bilincimle sorguluyordum her sabah. Her sabah yarı sabahtı.

Önceleri otantik, hatta şirin gelen horoz, şimdi uykudan mahrum sabahların karanlık lanetiydi. Sırtüstü pozisyonda gözlerim dolu dolu tavana bakıp kim bilir kaç kez kağıdı dürüp ucuna iğne yapıştırarak hazırladığım mermiyi elektrik borusundan yaptığım silaha sürüp ateşlemenin planlarını yaptım. Kim bilir kaç kez doğrudan pencereden aşağı atlayıp 14 metre aşağıda siftinen bu hayvanı kendi ellerimle boğazlamayı düşündüm. Haftalar boyunca apartmanda kulis yapıp elimizde meşalelerle sahiplerinin kapısını kırarak içeri girmeyi, ne var ne yoksa yakıp yıkmayı, horozu da bir mermer kaide üzerinde kurban edip kanını içmeyi istedim. İnsanın uykusu bölünmeyegörsün, her şey olabilir.
Devamı »

O dağlar, o sular ve o çimenler. Ve Jose. İnsan çalışmamalı. İnsan ne istiyorsa onu yapmalı. İsteyecek çok şey var, isteyerek yapmalı.

Çokları anlamaz bu lafları. Belki ben de anlamam, ama kendine pay çıkaran olur mutlaka. Payına düşeni ister herkes. Payına düşenden fazlasını da, sıklıkla. Ver sıkıntını adamım, senin için hemen unutayım onları.
Devamı »

Güneş pırıl pırıl, zemin kuru, konseptler hazır, memleketin içinden ve dışından onbinlerce izleyici bienal ile tetiklenen çok sayıda etkinliğin heyecanı içerisinde. İstanbul hiç bu kadar yoğun bir sanat trafiği yaşamamıştı. Bienal, Yaya Sergileri, Aykut Barka vapurunda gerçekleşecek İki Yaka Arasında projesi, eski Galata Köprüsü’nde açılan tasarım fuarı ve resmen gerçekleşen bunca organizasyonun yanısıra hasıl olan hareketi değerlendirip, bireysel hamlelerle atmosfere renk katan genç sanatçılar, umuyoruz ki; şu zamana dek resimdi, heykeldi, videoydu ilgilenme kudretini kendinde bulamamış çekimser ya da bihaber çoğunluğun uyanışına vesile olur. Kaçırılmaması gereken başyapıtlar sergilendiği için değil, harekete bir yönden müdahil olmak için, akıllanmak için değil, bakakalıp fikir sahibi olmak için bahsi geçen etkinliklere iştirakimiz hat safhada ehemmiyet taşıyor.

Resim yapan, heykel dizen, video peydahlayan, performans güden, fabrika işleten ancak, meydana gelen sanat ambiyansında kendine izleyiciden başka rol bulamamış sanatçılarımız hiç üzülmesinler, kalplerinde en ufak bir endişe olmasın. Gelişmekte olan ülkemizin gelişmeyen sayısız sektörüne rağmen sanat ortamlarımız gizemli bir biçimde kendini aşmakla meşgul. Dolayısıyla en asosyal, en iş bilmeyen sanatçımızın dahi şu modern sanat vitrininde kısa zamanda kendine yer bulacağını düşünüyoruz. Orijinal olamazsanız marjinal, sanatçı olamazsanız kardinal olacaksınız.

Şaka bir yana, sanatçı olarak kendi yaptığımız sanatı dahi kavramakta güçlük çektiğimiz modern sanat sürecinde, mum şeklinde ampulü, karpuz şeklinde sabunu, yenilebilen oyun hamurunu gördüğümüz yıllar zihnimizde cereyan eden kavram kargaşasının aynısını, yarın bir gün öz babamız kendisini modern sanat eseri olarak addettiğinde yaşamamız mümkün.

Eğer gidişat kendi bilincini oluşturmakta geç kalırsa, kolumuzu sergisine koymak isteyen küratörlerle münakaşaya girmemiz işten bile değil. Lafını ettiğim bu bilincin gelişmesi için lazım gelen en mühim unsur, sanat ve hayat hakkında fikir sahibi olan, ilgi gösterdikten sonra beğenip beğenmediğini belirtebilen bir toplum. Çünkü yurdum izleyicisi her daim sanata karşı çekinceyle, anlamama endişesiyle yaklaşmaya meyillidir. Fakat bakan insanlar olarak bilmemiz gereken bir şey var ki; sanatçının tüm umursamazlığı, tüm kişiselliği, içine kapanıklığı ya da megaloman tavrı, bizlerin eserler karşısında ettiğimiz laflarla şekil değiştirmektedir. Ortaya koyulan eser kimileri halâ reddetse de, paylaşılmak, okşanmak veya itilip kakılmak için oradadır.Güneş pırıl pırıl, zemin kuru, konseptler hazır, memleketin içinden ve dışından onbinlerce izleyici bienal ile tetiklenen çok sayıda etkinliğin heyecanı içerisinde. İstanbul hiç bu kadar yoğun bir sanat trafiği yaşamamıştı. Bienal, Yaya Sergileri, Aykut Barka vapurunda gerçekleşecek İki Yaka Arasında projesi, eski Galata Köprüsü’nde açılan tasarım fuarı ve resmen gerçekleşen bunca organizasyonun yanısıra hasıl olan hareketi değerlendirip, bireysel hamlelerle atmosfere renk katan genç sanatçılar, umuyoruz ki; şu zamana dek resimdi, heykeldi, videoydu ilgilenme kudretini kendinde bulamamış çekimser ya da bihaber çoğunluğun uyanışına vesile olur. Kaçırılmaması gereken başyapıtlar sergilendiği için değil, harekete bir yönden müdahil olmak için, akıllanmak için değil, bakakalıp fikir sahibi olmak için bahsi geçen etkinliklere iştirakimiz hat safhada ehemmiyet taşıyor.

Resim yapan, heykel dizen, video peydahlayan, performans güden, fabrika işleten ancak, meydana gelen sanat ambiyansında kendine izleyiciden başka rol bulamamış sanatçılarımız hiç üzülmesinler, kalplerinde en ufak bir endişe olmasın. Gelişmekte olan ülkemizin gelişmeyen sayısız sektörüne rağmen sanat ortamlarımız gizemli bir biçimde kendini aşmakla meşgul. Dolayısıyla en asosyal, en iş bilmeyen sanatçımızın dahi şu modern sanat vitrininde kısa zamanda kendine yer bulacağını düşünüyoruz. Orijinal olamazsanız marjinal, sanatçı olamazsanız kardinal olacaksınız.

Şaka bir yana, sanatçı olarak kendi yaptığımız sanatı dahi kavramakta güçlük çektiğimiz modern sanat sürecinde, mum şeklinde ampulü, karpuz şeklinde sabunu, yenilebilen oyun hamurunu gördüğümüz yıllar zihnimizde cereyan eden kavram kargaşasının aynısını, yarın bir gün öz babamız kendisini modern sanat eseri olarak addettiğinde yaşamamız mümkün.

Eğer gidişat kendi bilincini oluşturmakta geç kalırsa, kolumuzu sergisine koymak isteyen küratörlerle münakaşaya girmemiz işten bile değil. Lafını ettiğim bu bilincin gelişmesi için lazım gelen en mühim unsur, sanat ve hayat hakkında fikir sahibi olan, ilgi gösterdikten sonra beğenip beğenmediğini belirtebilen bir toplum. Çünkü yurdum izleyicisi her daim sanata karşı çekinceyle, anlamama endişesiyle yaklaşmaya meyillidir. Fakat bakan insanlar olarak bilmemiz gereken bir şey var ki; sanatçının tüm umursamazlığı, tüm kişiselliği, içine kapanıklığı ya da megaloman tavrı, bizlerin eserler karşısında ettiğimiz laflarla şekil değiştirmektedir. Ortaya koyulan eser kimileri halâ reddetse de, paylaşılmak, okşanmak veya itilip kakılmak için oradadır.

Görünüşe bakılırsa karanlık çöktüğünde uyumalı, resim bittiğinde yapmayı bırakmalıyım. Yaşanan şudur ki; her görünüm, ardında gizlediği bir hükmediciyle, bakanlığını ve izleyiciye akanlığını yaptığı tanrısıyla çıkar karşımıza. Bu tanrının söylediklerini, hatta emirlerini duyarız, ancak, gördüğümüz her ne ise, o kadar gerçektir, o kadar inanılasıdır ki; tıpkı birbiriyle yalnızca raslantısal bir bağ kuran karanlık ve gecenin birlikteliğini, ayrılmaz bütünlüğünü inkâr etmeyi akıl edemeyeceğimiz gibi, görünenin aydınlattığı kısımların ötesine bakmayı da düşünmeyiz. Hatta zaman içerisinde görünüşlerin bizi aldatmaya yönelik geliştirdiği teknikler; izleyeni ilk gördüğünün ardına bakmaya itmekte, böylece şüphelenme safhasını da bir yanılgıya dönüştürmeyi başarmaktadır. Hepsinin yanında, şüphe duymakla paranoyayı dip dibe getirip, şüphelenişimizden kaygılanmamıza neden olur görünüş ve aslı görme konusunda kaydettiğimiz herhangi bir ilerlemeyi farketmeyi iyice güçleştirir.Görünüşe bakılırsa karanlık çöktüğünde uyumalı, resim bittiğinde yapmayı bırakmalıyım. Yaşanan şudur ki; her görünüm, ardında gizlediği bir hükmediciyle, bakanlığını ve izleyiciye akanlığını yaptığı tanrısıyla çıkar karşımıza. Bu tanrının söylediklerini, hatta emirlerini duyarız, ancak, gördüğümüz her ne ise, o kadar gerçektir, o kadar inanılasıdır ki; tıpkı birbiriyle yalnızca raslantısal bir bağ kuran karanlık ve gecenin birlikteliğini, ayrılmaz bütünlüğünü inkâr etmeyi akıl edemeyeceğimiz gibi, görünenin aydınlattığı kısımların ötesine bakmayı da düşünmeyiz. Hatta zaman içerisinde görünüşlerin bizi aldatmaya yönelik geliştirdiği teknikler; izleyeni ilk gördüğünün ardına bakmaya itmekte, böylece şüphelenme safhasını da bir yanılgıya dönüştürmeyi başarmaktadır. Hepsinin yanında, şüphe duymakla paranoyayı dip dibe getirip, şüphelenişimizden kaygılanmamıza neden olur görünüş ve aslı görme konusunda kaydettiğimiz herhangi bir ilerlemeyi farketmeyi iyice güçleştirir.

Ya şimdi akarsa? Duruyorum. Herhangi bir duruş işte. Sol elimde garip bir his; sanki yağmur yağıyor azıcık. Yüzeydeki yaşam sürerken kendisini minik titremelerle hatırlatıyor derin. Ne yaparsa yapsın, hep derin. Ölüm bile hüzünden bağımsız, sarı sarı parıldıyor bazen ama derinler hep siyah, hep ışıksız, insan için hep en umutsuz mekânlardır. Dibe doğru yüzenler, derinlere ağırlıkları yüzünden çökenler oldu. Elbette yüzey, o kara boşluğu gördükten sonra aynı yüzey değildir artık. Fazla neşelidir, yavan ve heyecan doludur. Karanlık, kötü şeyler yapmış bir çocuk gibi konuşur size, gerçek dışında her olasılıktan laf açar, olasılıklar biterse olmayacak işleri anlatır. Ancak onun ciddiyetiyle dinlerseniz sözlerini, yüzeye çıkınca kendinize gelebilirsiniz.

Şimdi daha önce hiç gelmediğim bir yerdeyim. Uzayan yüksekliklerin vücudumu ufalttığı, geniş kanatlı şişko kuşların uçarken fırtınalar estirdiği bir tepe. Çok çimen var burada. Üzerlerinde ölene dek koşabileceğim, ömrüm boyunca her saat başı yer değiştirerek uzanabileceğim kadar, aç kalmış bütün inekleri doyurabilecek kadar çok. Oysa kollarımdan, sırtımdan ve ineklerden yoksunum. Birini bekler gibi sağa sola bakıp duruyorum. Gökyüzünde cüsselerine bakmadan, hafif hafif salınan dev kuşlardan birinin gölgesine tutunup, bu geniş çimenlikte dolaşmak geliyor içimden. Kendilerini rüzgara teslim etmiş, birkaç fulya çiçeği görüyorum hemen ayaklarımın dibinde; eğilemiyorum, dönemiyorum, koşamıyorum, uzanamıyorum. Ben onlara, fulya çiçekleri bana bakıyor. Hepimiz aptal gibiyiz burada. Güzel geliyor her nasılsa bu bana.

Neyin ardına saklandıysan çık artık. Ya da dur, çıkma! İnandığım şeyleri görmemeye öyle alışkınım ki. Ve gördüklerime burun bükmeye… Şimdi garip bir ahenkle geziyorsun. Sokaklarda insanlar falan ölüyor, bir şeyler patlıyor, yüksek binalardan kopan parçalar ayağının dibine düşüyor. Adımların sürekli ölmekten kurtarıyor seni. Ama biliyorsun ki, asla güvenmemen gerekir. ne adımlarına ne de adamlarına. Elbette güvenle değil, fakat ne olduğunu kestiremediğin bir hisle bağlısın adımlarına. İnanç diyebilirsin buna. Bir “şey“e yaslanmadan, hatta dokunmadan inanılır çünkü. İnanç için inanılan, sadece bir başlangıçtır. Zaman geçtikçe başlangıç noktasından uzaklaşılır; inandığın her ne ise; bir anı haline gelir. Bu nedenle kafalı adamlar inanmayı seçerler. Bilirler ki; güven ya da güvensizlik insanlığın bir kuruntusudur, kimsenin kimseye güvenmeye hakkı yoktur. Hele ki güvensizlik duymak, belki de en gülünecek şeydir. Diğer yandan, bu kadar dışlanıyorsa bir kelime tarafımızdan; belli ki henüz kurtulamamışız ondan.

Yola çıkalı aylar oldu sanki. İlk zamanlar hızlı adımlarla, hatta neredeyse koşarak ilerliyordun. Arada bir soluklanıp, yine devam ediyordun. Şimdi, nefes alırken çıkardığın seslere bakılırsa bitap düştüğün söylenebilir. Bizim bu tepeye oturup karınca kadar ufak görünen bedenini tükenirken izlemekten başka işimiz yok. Sık olmasa da sesleniyoruz sana. Yanımda uzun kafalı bir ihtiyar uzanıyor, senin haline hepimizden çok özeniyor. İnan ki; her birimiz tıpkı senin gibi, gaile içerisinde tükenmek isterdik. Bu heyecanı, ölene dek uğraşmak için, gücünü nereden aldığını bilmek isterdik. Yaşamına son versek, eminim; yenildiğini düşündüğün için değil, bedenini yitirdiğin için devam edemeyeceksin koşmaya. Çok güzel bir şeysin sen.

Kontrastlar, zıtlıklar, geçişsiz değişiklikler etkiyi getirir. Etkilenim neyi getirir? Etki, olageldiği anda, ufacık bir kodu, düşüncenin arkasına bırakır. Bu kod ya kalıcı bir şeye, bir hatıraya, bir güdüye dönüşür ya da bir başka kodun yerini almasıyla yok olur. Adı geçen kontrastlar, zıtlıklar, geçişsiz, ani değişimler; mutlaka algılanan eserin, nesnenin bünyesinde yer almak zorunda değildir. Algılanan nesne, algılayan için tek başına bir kontrast öğesi olabilir. Bu durumda yaşananların, daha evvel algılananların birikimi, aynı zamanda bu yeni nesnenin kontrastı rolünü oynar. Değişmeyen tek şey, algılayanda hasıl olan etkidir. Peki ya bu duruma üçüncü bir nesne katılırsa? Kontrast, varlığını o zaman da sürdürebilir mi? Bir üçüncü, diğer ikisinden en az birine daha yakın olmadan varolmayı başarabilir mi? Pratikte “gri” olmak mümkün müdür? Hem kirlenmiş beyaz, hem aklanmış siyah olmak mümkünse, siyah ve beyaz, birer renk varsayımı olmanın ötesine geçebilir mi? Kontrastta tekliğin, eşsizliğin yeri yoktur. Belki bir gün olur ya da bir yerlerde olmaktadır.

Evimizin hayli geniş bir bahçesi var. Ağaçlar pek çeşitli değiller, fakat dallarının rastgele bir düzenle, iç içe geçerek yarattığı kaotik ve aksi gibi yeşil görüntü, insanda sanki manzaranın her metrekaresine, farklı memleketlerden koparılıp getirilmiş orman parçaları yerleştirmişiz izlenimi bırakıyor. Ağaçlar birbirlerine sarılırken öyle ağır davranıyorlar, gelen misafiri öyle güzel niyetlerle kabul ediyorlar ki; henüz anlıyorum; hiç birimizin şahit olamayacağı bir ânı tüm ömürlerine yayıyorlar. Bu aceleci, bu panikli halimizle, bu her an, daha çok ânı tüketmek için çabalayan beynimizle, onların, aslında görüntüsünü dahi yakalayamadığımız yaşayışlarına ne kadar uzağız. Toprağın üzerinde alabildiğine hareketsiz dikiliyorlar, yeryüzünün ve gökyüzünün her kıvrımına, henüz başlamamış bir düşünüşün sakinliğiyle saygı duyarak; eğiliyor, bükülüyor, ömürlerini dokunulmamış doğayı oluşturarak geçiriyorlar. Akıllı yaratıklar olmadıklarını düşünülebilir ancak ben de benzer bir cehaletle, sükûtun onlara, yaratılış esnasında verilen bir hediye olduğunu, bunun bilincin olmasa da bir bilginin eseri olduğunu düşünebilirim. Evimizin bahçesi, kafamıza takılan her şeyden habersiz bir sürü ağaçla ve aralarında kalan minik boşluklarla dolu. Ne güzel.