An interview by Yasemin Yıldırım (2009, Whop)
Y : Resim mezunu olduğunu biliyoruz, ama sadece illüstrasyon yapan adam olarak adın geçiyor orada burada, Bant’ta çiziyorsun her ay…
E : Bizim yaptığımız olay tam illüstrasyon değil aslında, gerçek anlamda profesyonel illüstrasyon sayılmaz. Bir kere profesyonel illüstrasyonda beklenen bir tarz vardır, çok sınırlı bir konu vardır, hatta eskizi yapılmış olabilir önüne iş gelirken. Bizi biraz daha serbest bırakıyor Bant bu konuda. Benim zaten defterlere vs sürekli yaptığım şeyler onlar. Renklendirmesini yaptıktan sonra yayınlıyoruz.
Y : Resmin içinde mi görüyorsun illüstrasyonu?
E : Artık öyle eskiden çok daha akademik bakıyordum olaya, yani belli kompozisyon temelleri var, bunlar doğrultusunda, bunları yıkarak, bunlarla beraber giderek, daha resimsel bir yöne eğilimim vardı. Şimdi ikisini de rahatlıkla yapabiliyorum ve o kadar yüce şeyler olmadıklarını fark edebilirsin içine girince birazcık.
Y : Çalışmaya oturduğunda kafanda bir şeyler oluşmuş oluyor mu?
E : Ben kalemi kağıda koyup başlıyorum, bi çizgi atıyorum ve kendi kendine devam ediyor.Ben 5 yaşında resim eğitimi almaya başladım, o zamandan beri durmaksızın çiziyorum…
Y : Peki Nike sergisi? ”run”temasına iş hazırlarken de yine böylemi geçti süreç?
E : Run teması dendiği zaman, bilmiyorum, mesela kafamda koşan insan vardı, o kadar, direkt başlayıp bitirdim.
Y : Hiç ara verdiğin oluyor mu, şöyle bir altı ay hiç kalemi kağıdı eline almadığın?
E : Hayır, öyle manyakça bir duruma dönüştü benimkisi…
Y : Seni bi odaya kapasalar ve hiçbir materyalin olmasa elinde çalışabileceğin…
E : Hayal edemiyorum. Askerde bile resim dersi falan verdim. Obsesif değilim, ”sanat hayatım” gibi bir durum değil ama…kendimi ifade yöntemi falan da değil, bazı hisleri dökmeye çalışmıyorum oraya, dolayısıyla süreç otomatik oluyor.
Y : Yani hiç öyle kurgulanmış bir şey yapmıyorsun?
E : Hayır. Tamamen spontan.
Y : Biraz Atölye Onbir’deki çalışmalarından bahseder misin?
E : Ben daha evvel ağırlıklı olarak illüstrasyon dersleri veriyordum öğrencilere, ancak kurumsal bir yer değildi. Geçtiğimiz kasım ayında 11 senelik arkadaşım Sevil’le açtık Atölye11’i. Burada daha çok illüstrasyona talep oluyor, illüstrasyon yapabilecek kadar alt yapısı olmayan öğrencileri serbest resim bölümüne alıyoruz ve Sevil onlara temel desen, temel form gibi bilgileri veriyor. Çünkü illüstrasyonda oranı bilmeden oran deformasyonu yapamıyorsun.
Y : Atölye Onbir’in açılma sebebi neydi?
E : Ben eğitmenlik konusunda artık üçüncü seneyi doldurdum. Başka kurumlarda da çalışmıştım. Daha çok Photoshop, Freehand tabanlı…kurumsal eğitimlere de katıldım, bireysel eğitimlere de katıldım ama patronla çalışma fikri beni yoruyor. Bir süre sonra illüstrasyona yoğunlaştım. Türkiye’de illüstrasyon ajansı yok mesela, tasarım ajansları da illüstratör almıyorlar kadrolu olarak, sürekli freelance çalıştırıyorlar, burada biz sadece resim ve illüstrasyon eğitimi vermiyoruz öğrencilere, bir anlamda gündelik konuşmalar içerisinde vizyon genişletmeye çalışıyoruz, hem onlar hem kendimiz için. Açık bir vizyonda çalışmadığın zaman çok yüzeysel işler çıkartıyorsun, memlekette de mesele o, her şeyi sadece kendi varoluşuyla algılayıp o kavramın darlığı içerisinde sıkışıyor insanlar. Benim kafamda aslında buradaki öğrencilerle birlikte bir illüstrasyon topluluğu bir ajans vs kurmak vardı. Webde de “Mülayim Taaruz“ var, ”Horaley“ var…bu ekiple birlikte iş alıp onlara iş yapmak, daha kaliteli işler çıkarmak, ambalaj tasarımdaki saçma illüstrasyonlardan tut broşür vs gibi…kaliteyi biraz daha yükseltmek yani, o beklentileri yükseltmek gibi fikirlerim vardı…
Y : Peki Mülayim Taarruz, Horaley demişken, neden gelen işleri sergilemek için web ortamını tercih ettin?
E : Ben 2004 yılında Mimar Sinan resim bölümünden mezun oldum, okuldayken baya bir şey denedik, ortak çalışma yapmayı denedik bir sürü farklı camiadan insanlarla, farklı disiplinlerle, sanat grupları kurmaya çalıştık, bunlarda gözlemlediğim bazı durumlar var yani Horaley’de de Mulayim Taarruz’da da aslında sık sık karşılaşıyorum bu durumlarla, Türk insanıyla alakalı bir problem mi tam kavrayabilmiş değilim ama şu oluyor; insanlar içine girdikleri oluşumu çok yanlış anlıyorlar, hayatlarında bir parça gibi algılamaları gerekirken, hayatlarının tamamıymış gibi davranıyorlar ve içerideki olumsuzluklar yahut kendi fikrinin orada geçmemesi vs gibi farklılıkları kaldıramıyor bir sürü insan ve yönetim sistemi olarak artık olay böyle bir despotizme kadar gidiyor, “kurallar budur kardeşim istersen buna katıl, katıldığın zaman da bunun şartlarına uyum sağlayacaksın” tadına ulaştım ben, artık…Mülayim Taarruz’da da o var başta mesela, özgür bir platform olarak kurdum onu…
Y : Adeta bir portfolyo sitesine dönmüş artık…
E : Yani aslında o da olmadı, biraz teknik yavaşlıklar söz konusu. Horaley’i yaparken de sınırlı bir teknikle yapıyorum, Mülayim Taarruz’u başka bir coder arkadaşımla hazırlamıştım. Orada hedeflediğimiz aslında çok fazla proje vardı, hala da var, başka birisiyle çalışıyorum bir yandan, toplantılar yapıyoruz sürekli, Mülayim Taarruz olmayacak belki ama, online bir sanat platformu olacak…şey mesela ”comment”, işlerin altına yorum yazmak vs gibi, insanların işler dışında öne çıkması için kullanabilecekleri herhangi bir şey koymak istemiyorum.
Y : Yeterince var zaten…
E : Var evet, Deviantart var mesela…Mülayim Taarruz’da öyle bir despotizm var aslında temelde, çünkü biri başvuruyor ve sadece ben seçiyorum ve Horaley’de de aynı durum söz konusu. Horaley’e de iş gönderiliyor ben onu olabildiğince subjektiviteden arındırarak kendimi daha genel, işte “bunu da beğenen olabilir, bu da birileri tarafından adlandırılabilir sanat olarak…” vs diye düşünerek koyuyorum ama koymadığım işler de oluyor insanlar ona da tepki gösteriyorlar…
Webin yarattığı bu paylaşıma açık ortam zamanla kendi bünyesinde bir veri toplumu yarattı, sürekli olarak veri depolamaya girişti insanlar, bu kontrol edilemezlikle beraber bir yerden sonra ne yüklediğinin bile önemi olmamaya başlayacak hatta başladı, sen de bir şekilde kendi platformlarınla bu şekilde içeride yer alıyorsun, tek farkın işlerin senin kontrolünde yürümesi…
Bir mecra veriyorsun insanlara, özgürce işlerini koyabilecekleri, kendilerini yansıtabilecekleri, onlar da orada bir mass ortam yaratıyorlar, ne var ne yoksa koyuluyor… Malesef durum bir noktadan sonra şeye dönüşüyor, kimsenin birbirinin işine bakmadığı, ne bileyim Facebook’ta sürekli kendi profiline bakmak gibi, aynaya bakmak gibi…ama aslında bu kurumlar, Facebook’u yaratanlar veyahut Deviantart’ı yaratanlar her ne amaçla yola çıkmışlarsa, bunu kullanıyorlar zaten, insanların egosu üzerinden…oradaki aplikasyonların çoğu da işte seni o noktadan vuruyor zaten, Mülayim Taarruz ve Horaley’i yaparken bunları ben hep göz önünde bulundurarak kurguladım, insanların kendilerini ön plana çıkarabilmek için hiçbir şekilde ellerine silah vermeden…çünkü o silahı verdiğin zaman insanlar kullanıyorlar bu kaçınılmaz bir durum.
Y : Nasıl bir silah?
E : Şöyle bir silah, mesela “ I like the contrast” diye bir comment…o commentin backgroundında ne yazıyor yani? Bir fotoğraf, I like the contrast, daha önce yüzbin kere verilmiş bir comment, fotoğrafı çeken insana onu onayladığını belli eden bir yorum yani…E bundan defalarca yapmanın ne manası var? Valla insan sürekli kendini göstermek istiyor…mesela çeşitli sitelerde ben seni favladığım zaman ben orada görünüyorum, senin resmin bende görünüyor…
Y : Hemen teşekkürler geliyor ardından…
E : Evet “thanks for the fav” yani…o tarz olaylar Mülayim Taarruz’da da yok, Horaley’de de yok, hiç de olmayacak. Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz yani, yaptıkları işle ortaya çıksınlar. Memlekette çok yaşadığımız bir sorun, Almanya’dan bir arkadaşım gelmişti, daha doğrusu burada tanışmıştık, böyle bir sanat organizasyonu yapmak istedi, Türklerle yapmak istedi, toplantı oldu, toplantıya bir sürü insan geldi, herkes “oley, yaşasın” falan. Ben de oturdum bakıyorum yani acaba ikinci toplantıya kaç kişi gelecek, sergiye kaç kişi iş getirecek, iki hafta sonra bu Alman kız ne diyecek falan. Ve işte iki üç hafta sonra söz veren kimsenin gelmediği, katılımcıların son anda iş yetiştirdiği, bazılarının hiç bulaşmadığı garip bir olay oldu, tabi bunun üzerine kız da “siz Türkler” diye konuşmaya başladı.
Y : Bu durumun Türklerle ne kadar bağlantısı var acaba, insanların genelinde aslında böyle bir sorun olmasın?
E : Bir noktada ona hak vermek gerekiyor ben tamamen genellemenin karşısında bir insanım aslında ama, “biz Türkler” diye de bir ortam söz konusu…yani sorumluluk alamayan, aldığı zaman gerilen, yani iki eliyle bir şeyi doğrultamayan tipler olduk…
Y : O zaman senin yarattığın despotizm doğru kabul edilebilir, sen adeta rest çekip format budur kardeşim isteyen iş yollar, istemeyen yoluna gider diyerek doğru bir yöntem uyguluyorsun…peki, biraz da “Ferse”den bahsedelim. Ferse de aynı şekilde webde işleyecek, insanların yazılarını, şiirlerini yayınlayabilecekleri bir platform…acaba görsel veri toplama işi sana yetersiz geldi de mi yazılı veri toplama işine giriştin ve Ferse’yi meydana getirmeye karar verdin?
E : Ferse’nin aslında temelinde şu var, biz gençlik olarak, seksen kuşağı olarak, 80-90 yılları arasında dünyaya gelenlerden bahsediyorum, bazı değerlerin içini boşalttık ve bizim elimize sarkazm diye bir silah verildi, sarkastik olarak her şeyi yok ettik yani, bir anlamda gerekliydi de galiba post modern süreçle alakalı, post post modern süreçle alakalı, daha adı koyulmadı. Yani ne diyorlar bize x-generation falan diyorlar…
Y : Peki sence bilinçli olarak mı yaptık yoksa, yaptırıldık mı? Yani seksen kuşağının eline bir takım oyuncaklar verildi ve sanki bir şeylerin altını doldurma ihtiyacı duymadık mı acaba?
E : Bilinç mevzusu zaten koca bir yalan, bilinç dediğimiz noktada şöyle bir durmak lazım, bilinci beyin yaratıyor ve o da bir kurgular bütünü aslında. Bizim fark ettiğimiz olay çok komik bir nokta, bizim elimize söylediğin gibi oyuncaklar verildi, en önemlisi de bilgisayarlar, commodore64, amiga vs …biz orda ne fark ettik? Gerçek anlamda kurguyu gördük biz orda. Yani daha evvelden işte metafizik olaylara bağlanan, kader kısmet vs gibi tanımlanan şeyler…aslında göremediğimiz tamamen başka bir sistemde oluşturulmuş sanal gerçeklikle karşılaştık ve o noktada aslında yine sanal olan bazı hislerin, aşk gibi, romantizm gibi, şu an adı geçtiğinde ufak bir gülümsemeyle karşılanan, şiirin verdiği hisler mesela, bazı edebi manzum eserlerin verdiği hisler…onların hepsi bir anda anlamını yitirdi bizim gözümüzde, ben baya dibime kadar yabancılaşmış ve bu durumdan baya acı çekmiş bir insanım aslında ve bu yabancılaşmayı geri çekmek için bir yol aldık sonuçta, tamam içleri boşalttık ama bu da olumlu bir şeye dönüştürebilir.
Benim fark ettiğim şey içini boşaltmaktan ziyade için zaten boş olduğuydu. Yani ben bir şey boşaltmadım çünkü zaten içinde bir şey yoktu, bana verilen bir sürü kavramın aslında ittirilmiş, toplumsal kontrolü sağlamak için yaratılmış şeyler olduğunun bilincine vardım. Ama tanrı inancından tut, sevgiye, aşka, dostluğa veya aile kavramına olan inançlara kadar, bunların hepsi benim gözümde sıfırlanmış duruma geldi. Yani hiçbir inancı olmadan hayata bağlanmak için hiçbir sebebi olmadan yaşayan birisiyim. Bu noktada insanın hissedeceği his nihilizm olabilir, bir hiçlik, yani, hiç anlamı yoksa niye devam ediyorum? Kendini öldürebilirsin mesela. Ama şöyle bir durum var, ölümden sonraki kısım konusunda hiçbir fikrimiz olmadığı bir gerçek.Yani vaat edilen bir şeyler var, bir takım kitaplarda yazılı olan, öte yandan öldüm geri döndüm kafasında insanların anlattıkları, ama onlara da inanmak mümkün değil…
Y : Ya kafada ölüm?
E : Ona hiç gerek yok…öldüğün zaman ne olacağını bilmediğin gibi, gidip mesela pembe benekli mor bir tane fil olabilirsin ya da mantar olabilirsin. Reenkarnasyon varsa ya da budizimde şey vardır ya, sen aslında döngünün bir parçasısın, sürekli ölüyorsun tekrar diriliyorsun, mesela ya bu gerçekse ve ben bir sonraki yaşamımda bu hayatı hatırlayacaksam ve bu döngünün daha ilk noktasındaysam, kendimi öldürerek başlamak istemem…onun için öldürme, sakin ol, buranın keyfini çıkar tadında takılıyorum ben.
Y : Peki rotamızı biraz da müziğe çevirelim. Kupka?
E : Kupka iyi gidiyor, yaklaşık iki seneden beri her ay Peyote’de mutlaka performansımız oluyor. Senede birkaç kere de farklı yerlerde konserler veriyoruz. Albüm kaydındayız, ekim-eylül gibi başladık kayda, bir sürü kayıt bitti davullar bitti, gitarlar baslar da bitti.
Y : Grup nasıl kuruldu?
E : Biz ilk gitar çalmaya başladık Berkan’la, Berkan şu anki basçımız, on seneyi doldurduk. Önceleri o gitar çalıyordu, vokal yapıyordu, ben bas çalıyordum grupta. Baya hızlı punk şarkıları çalıyorduk, old school şeyler de çalıyorduk, daha çok 70,80,90 döneminden.
Y : Sözleri kim yazıyor?
E : Sözleri ben yazıyorum besteleri de ben yapıyorum, besteyi yapıp götürüyorum birlikte başlıyoruz, hiç konuşmuyorum zaten stüdyoda direkt çıkıyor.
Y : Sen grupta gitar çalıyorsun aynı zaman da vokalde yapıyorsun. Eğitim aldın mı?
E : Benim müzik eğitimim hiç yok.Kursa bile gitmedim, kucağıma gitarı koyup çalmaya başladım. Vokal olayınıda eskiden beri kendi kendime yapıyordum ama senkronizasyon sorunum vardı, gitar çalarken gülemiyordum bile. Askerde öğrendim ben vokal yapmayı, moral ekibindeydim, gitar diye gittim blues çaldım albaya, adam durdu “güzel de yani sözlü çal”falan dedi, tek bildiğim Türkçe şarkı olarak ben de Akdeniz akşamlarını söyledim.
Y : Seni gitar çalmaya iten neydi?
E : Yani evde gitar vardı, ben de çaldım. Benim babam çalıyordu gitar, zamanında düğün salonlarında gitar, davul çalmış, bas çalmış, ben çocukken uzun bir dönem fotoğrafçılıkla meşgul oldu. Şimdi iki üç haftadır beraber stüdyoya giriyoruz, ben davul çalıyorum, babam bas çalıyor…
Y : Peki neler dinliyosun?
E : Şu an kim ne dinliyorsa, ben de onları dinliyorum.








