An interview by Seda Pekçelen (2010)
Kadıköy’deki bağımsız sanat alanı Mtaär’ı duymuşsunuzdur. Bu küçük galeri boyundan büyük bağımsız sanat projelerine imza attı 13 ay boyunca ve maalesef kısa bir süre önce kepenkleri indirdi. Biz de Mtaär’ın kurucusu Erkin Gören’i konuyla ilgili sorguya çektik. Ancak sohbetimiz bununla sınırlı kalmadı, çünkü Erkin Gören müzikle de hayli içli dışlı bir insan. Evde kendi kaydettiği albümlerini internet üzerinden ve şehirdeki plak dükkanlarında ücretsiz dağıtıyor, Fakir Radyo’da program yapıyor. Ayrıca Horaley ve ReftLight isimli online projeleri hem yönetiyor, hem de bu iki projenin görsel tasarımına el atmış durumda. Böyle on parmağında on marifet bir insan zor bulunur. Haliyle konuşacak çok fazla konumuz vardı…
Erkin’le Cihangir Rafineri’de buluştuk bir cumartesi öğlen vaktinde. Röportaja başlamadan once oradan buradan konuşuyoruz ve anlattıklarından şu sonuca varıyorum: Erkin tam bir ev kuşu. Evde sürekli ya bir şeyler çizdiğini ya da kayıt yaptığını, vaktini böyle geçirdiğini anlatıyor. Bugüne kadar yaptığı şarkıların büyük kısmını da evinde, bilgisayarının mikrofonuyla kendi kaydetmiş. Tüm enstrümanları da yine evde kendisi çalmış. Zaten sohbetimizin bir yerinde de “Çok insan görmemek acayip iyi geliyor bana” diye bir laf ediyor. Ben de katılıyorum ona, insanlar zaman zaman çok yorucu olabiliyor. Ama yalnızlık tercih olduğunda güzel oluyor Erkin’in durumunda olduğu gibi, mecburiyet olduğunda değil.
Tostlarımızı yiyip, fotoğraf çekimini de hallettikten sonra hemen Mtaär’ın kapanmasından açıyorum konuyu. Mtaär kemik bir kitlesi olan, adını hepimizin bildiği o büyük galerilerde işlerini sergileme imkanı bulamayan (ve belki de bunun için zaten kasmayan) sanatçılara işlerini paylaşmaları için şans tanıyan bir yerdi, biliyorsunuz. Neden kapandığını çok açık seçik anlatmak istemiyor Erkin, biz de üstelemiyoruz. Ama şu kadarını söyleyelim. Ortağı Sevil Tunaboylu ile olan bir anlaşmazlık vs. söz konusu değil. Bir nevi mevcut düzene ayak uyduramama, uydurmayı da pek istememeleri gibi bir durum onlarınki. Mecburiyetten kapanma kararı almışlar yani. Karar sonrasında o dediğimiz kemik kitle haliyle çok üzülmüş… Beraber çalıştıkları sanatçılara da oturup durumu yüz yüze açıklamış Erkin ve ortağı Sevil hatta. Buradan anlıyoruz ki bir aile gibi olmuş Mtaär ekibi ve sergilerini düzenlendikleri sanatçılar.
“Mtaär senin hayallerini gerçekleştirdiğin yerdi, kapanmasıyla beraber moralin oldukça bozulmuş olmalı” diyorum Erkin’e. Nasıl toparlandığını, yeni projeler üretmek ve yeniden risk almak için nasıl gaza geldiğini epey merak ediyorum. “Büyük bir boşluğa düştüm tabii kapanış sonrasında” diyor. Bir senedir Mtaär’la yatıp Mtaär’la kalkıyormuş. Ama sonra bu boşluğun kötü bir şey olmadığını, aksine harika bir şey olduğunu fark etmiş. “Nedir peki bunun sırrı?” diye soruyorum; sık sık mekan ve yer-şehir değiştirmenin kendine iyi geldiğini söylüyor. “Bir süre boyunca Mtaär’ın kapanışıyla ilgili soru soranların olduğu ortamlardan, Mtaär muhabbetlerinden kaçtım” diye anlatıyor. Sürekli herkese açıklama yapmak, hep aynı şeylerden bahsetmek çok yorucu bir şey tabii, o nedenle en iyisini yapmış. Ama genel olarak kapanmanın getirdiği çöküntüyü kolay atlattığını hissediyorum yani Erkin’in… Hatta yeni projeler için kolları sıvamış bile. Ayrıntısını çok da vermek istemediği bir internet sitesi projesi var mesela. Mtaär’ın online ortamdaki devamı gibi düşünebilirsiniz bu siteyi, adresi de www.mtaär.com olacak. Şu an sitenin hazırlıkları sürüyor. Bu siteyi her kafadan işe açık bir site olarak planlıyor Erkin. İllüstrasyon, video, müzik her şey yer alabilecek bu sitede. Ama her gelen işi tabii ki kabul etmeyeceğini söylüyor Erkin. “Kriterler ne olcak peki?” diye sorunca da ser veriyor sır vermiyor. Bekleyip göreceksiniz artık… Aslında bu noktada Erkin’in biraz Don Kişot’vari bir konumda olacağını da belirtmek lazım. Siz kendinize bir site açıp oradan yaptığınız işleri (çektiğiniz kısa filmler, videolar, çizimleriniz, müziğiniz vs.) yayınlamaya kalktığınızda bu size bedavaya gelmiyor, belli bir masraf yapıyorsunuz. Erkin’in yakında hayata geçecek sitesine işlerini yüklediğinizde ise hiçbir ücret ödemeyeceksiniz kendisine. Bu da hayırlı bir hizmet. Hem Mtaär artık bilinen bir isim. Bu siteden işlerini yayınlamak adı daha fazla duyulmamış sanatçılar için hayli kârlı olabilir.
Tüm bunların yanında Erkin’in bir de müzisyenlik yanı var desek size… Bugüne kadar tam altı albüm yapmış, yedincisi de yolda. Bu yedincinin öncekilerden bir farkı olacak yalnız, Bilgi Üniversitesi’nde yapacak yedinci albümün kayıtlarını. Altı albümü kendi odasında kaydettikten sonra bunun Erkin için çok farklı bir deneyim olacağı aşikar. “Hatta yaratıcılığın daha bile artar imkanlar genişleyince” diyorum. O da benimle hemfikir, stüdyoda kayıt yapacağı için gayet memnun. Bugüne kadar neden tüm albümlerinin her şeyini kendi başına hallettiğini, neden konuk müzisyenler almadığını soruyorum, çünkü bir sürü müzisyen arkadaşı var bildiğim kadarıyla. “O kadar insanı koordine etmek zor bir şey” diyor… İnsanın her şeye kendisinin karar vermesi ayrı bir lüks tabii, her kafadan farklı bir ses çıkması bazen tahammül edilemez bir şeydir; bu noktada Erkin’e hak veriyorum. Erkin’in müzisyenlik macerası, sadece kendi odasında kaydedip Vintage Records, Zero Müzik, Deform Müzik, Kutu Kafe gibi yerlere dağıttığı solo albümlerle sınırlı değil. Kupka (Peyote’de ya da Arkaoda’da denk gelmiş olabilirsiniz bu gruba, Doog (bu aslında kısa birkaç ay süren bir proje grubuydu, Peyote ve Mtaär’da performanslar gerçekleştirdiler) ve Anadol (temel yapısını Gözen Atila’nın hazırladığı, Erkin’inse vokal ve gitarla katkıda bulunduğu bir Türkçe org pop grubu) isimli grupları var. Kupka 12 senedir devam eden bir grup, ama şimdilerde konserlere biraz ara vermişler. Ara verme nedenleri ise memleketteki müzik dinleyicisinin durumunu çok iyi resmediyor. Olay şu: Kupka bir gece, adı bizde saklı bir mekanda konser verirken en önde bir masada bir arkadaş grubu oturuyor. Kupka’nın sahne alışının en başından grup sahneden inene kadar çenelerini kapamıyor bu arkadaş grubu, muhabbetleri epey koyuldukça koyuluyor. Bu durumun sahnedeki grup için ne kadar moral bozucu olduğunu tahmin edersiniz. Haliyle Kupka için iplerin koptuğu nokta oluyor o konser, biraz ara vermeye karar veriliyor. Daha sonra davulcularıyla devam etmeme kararı alıyorlar. Bunun nedeni de müziklerini artık daha akustik bir havaya sokmak istemeleri…
Bir başka merak ettiğim konu da bu kadar çok albüm yapmış olmasın karşın hiç mi bir plak şirketiyle iletişime geçip geçmediği… Erkin bu konu açılınca “ben müzik sektörü üzerine çok düşünüyorum” diyor. “Plak şirketinden bir albümün çıkınca, olay sadece müzikle sınırlı kalmıyor. Her gün röportaj verdiğini, televizyon programlarına çıktığını, fotoğraf çekimlerine koşturduğunu düşünsene” diye ekliyor. Erkin’e bakınca onunla biraz muhabbet edince anlamanız zor değil zaten, hiç ona göre değil bahsettiği bu PR çalışmaları. “Bugün bir grubun altında çalışan onlarca insan var ayrıca. Stadyum konserlerinin tadı da başka tabii ama orada olay tamamen bir şov. Şarkı aralarında söylediklerin, şarkı ortalarında çıkan alevler vs.” diyor. “E peki ne olmalı sence, gruplar yanlarında ekip diye kankalarını mı gezdirsinler, tabii ki paralı ekipleri olacak” diyorum. Müzik sektörü üzerine epey düşündüğünü söylediği için “Mevcut müzik sektöründe neyi değiştirmek isterdin peki?” diye soruyorum. “Sektör denen olayı kaldırırdım ortadan. Sırf müzik sektörünü değil, bütün sektörleri… Sanat sektörü de sahil buna” diyor.
Bir de şunu merak ediyorum, Erkin oturup evinde en basit aletlerle kayıt yaparken hiç U2’nunki gibi sahnede çalmak veya uzay üssü gibi stüdyolarda sabahlama hayali kurmaz?… Cevabımı da almış alıyorum yukarıda anlattıklarını dinleyince, Erkin öyle yüzbinlerce tanımadığı kalabalıklara çalma hevesinde olan biri değil. O samimi ve küçük klüplerde çalarak mutlu olacak biri. Peyote, Arkaoda gibi ortamlar mesela.
Erkin çok sık konsere giden biri değil. En son Freshtival’de Mika’yı izlediğini söylüyor. İstanbul’daki dinleyici kitlesiyle ilgili de harika gözlemleri var. Babylon’da Dub Pistols konserine gittiklerini anlatıyor. “Harika çalıyorlardı, acayip groovy idi. Ama en önü birtakım adamlar işgal etmiş, kazık gibi dikiliyorlar ve bir yandan da kız arkadaşlarını kollamaya çalışıyorlardı. Biz de dans etmeye çalışıyorduk, sonunda dayanamayıp çıktım konserden” diyor.
Erkin’in yaptıklarını araştırırken şunu düşündüm, resmen bir yaratıcılık patlaması yaşıyor kendisi… Müzik yaptığı birkaç grubu var, ReftLight ve Horaley adlı online projeler ondan soruluyor, Mtaär’ın kurucusuydu, illustrasyon yapıyor ve sergiler açıyor, atölyesi var orada ders verdiği bir dolu öğrencisi var. Hem müzik çalışmalarında hem de diğer işlerinde, binbir parçaya bölünmenin performans düşüren bir şey olup olmadığını soruyorum. “Tam tersine” diyor. “Yaratıcı bir şeyler yaparken bazen bir tıkanma noktasına gelirsin. Ben de mesela çizim yaparken o tıkanmayı yaşıyorsam kendimi müziğe veriyorum, böylece o tıkanmayı aşıyorum” diyor…
Bu kadar çok şey yapmasına rağmen, Erkin aslında hırstan nasibini almamış biri… Hayat ne getirirse onu yaşıyor, bir şeyler üretmek ve onları paylaşmak, hiyerarşi olmayan ortamlarda bulunmak derdinde. Kimsenin kimseye karışmadığı, kişisel alanın yeterince geniş olduğu yerlerin özleminde…




