An interview by Sona Ertekin (2011)
Hani on parmağında on bir marifet insanlar vardır, eli dursa ayağı durmaz, kitap yazmasa börek yapar, börek yapmasa kapının kulpunu tamir eder… İşte o verimli, deli enerjiyi ağır çekime alın… Sakinleşsin biraz, kendini de bizi de yormasın ama durmaksızın bir şeylerle uğraşıp üretmeye devam etsin… Erkin Gören böyle biri sanki. Resim, illüstrasyon, müzik, yazı, sanat eğitmenliği… Ayrıca tek başına oyun oynamayı sevmekle beraber, hep birlikte bir şeyler gerçekleştirmek için adım atıp girişimlerde bulunan bir sanatçı. Mesela açık olduğu süreçte Kadıköy’ü şenlendiren Mtaär adlı galeri/sanatçı inisiyatifi, mesela online sanat vahası Horaley, müşterek ses denemesi ya da bir ses dergisi de diyebileceğimiz ReftLight… Ama bugün Erkin Gören’in öyle her türlü sanatla sepetle alakası yokmuş gibi yapacağız. İşi gücü müzikmiş gibi… Yok yok herhalde yapamayacağız, ama daha çok müzikten bahsedeceğiz.
“Sabahları kaldırımda yatarım
Düşünmedim, vakit gelince bakarım
Benimle gel,
Bugün dalga geçelim
Sarıl bana, ormanlara kaçalım…”
Anlatamam – Kestim Öldün
Sona Ertekin : Erkin Gören’in müziğini dinleyince İstanbul’un sokaklarından birinde gizli bir geçidin açıldığı bir ormanda, bir ağaç evde yaşayıp sincaplarla komşuluk ediyor gibi geliyor insana. Sabah da gizli geçidinden çıkıp bakkala gidiyor, vapura biniyor işini gücünü hallediyor sanki. Hakikaten Erkin Gören kimdir, ne yer ne içer, nasıl yaşar?
Erkin Gören : İç dünyamın bu şekilde tasvir edilmesi çok hoşuma gitti gerçekten. İçerisiyle dışarısı arasında haliyle çok fazla çakışma var. Bu yüzden yapmayı sevdiğim şeylerle, para kazandığım işleri birbirinden neredeyse tamamen ayırmak zorunda kaldım. Sincaplı ortamda takılmak için ödediğim bir diyet var kısacası.
S.E : Sanki güneş alan bir salonda halının üzerinde boya kalemleri ve çeşit çeşit malzemeleriyle çizip boyayarak, kesip yapıştırıp icatlar yaparak saatler geçiren, sakin ve ciddi bir çocuk geliyor gözümün önüne. Ciddi bir çocuk muydunuz?
E.G. : Bu noktada cevap mahiyetinde Bugün Ağaçtan Düştüm’ün videosunu izleyebiliriz.
S.E : Kimi insan hayat onu başka bir yerlere süpürmeye çalışıp dururken “Aa, dur bir dakika, ben sanatçıyım yahu” diye bir anda kim olduğunun farkına varır. Oysa siz küçük yaştan itibaren sanat eğitimi almışsınız. Kendinizi bildiğinizden beri, nasıl bilirdiniz kendinizi?
E.G. : Resim yapmak hakikaten varoluşumun bir uzantısıydı hep. Fakat ne kadar içime işlemiş olursa olsun, mevcut toplumsal düzende sanatlarla iştigal edenler için, her zaman ‘’Ulan acaba yanlış bir şey mi yapıyorum.’’ hissi mevcuttur. Bana da geliyor arada kafası.
S.E : Yedi solo albüm, Kupka, Doog, Anadol… Solo albümlerinizle grup ve proje çalışmalarınız arasındaki temel fark sizce nedir?
E.G. : Biraz kek bir cevap olacak ama aradaki temel fark, solo çalışmaları evde tek başıma yapıyor olmam. Müzikal yapı olarak, solo albümlerim kendi aralarında da değişik fazlarda işliyor bana göre. Gerçi “Antidig” albümüyle, “Kestim Öldün” arasında bile kompozisyon açısından ve duygusal olarak ortak yönler var. Bunu herkesin görmesini beklemiyorum elbette. Grup projelerinde ise kolektif çalışan ruhlar var, her birinde değişik türlere yürüyoruz birlikte.
S.E : Kestim Öldün ilk stüdyo albümünüz. Bir ekiple, stüdyoda albüm üretmek nasıl bir deneyim oldu, sizi nereye getirdi?
E.G. : Şarkıları stüdyoda tekrar kaydetme fikri Doog’da da birlikte çaldığımız Umut Çetin’den çıktı. Sonrasında altı ay gibi bir sürede kayıtları tamamladık. Çevremde ne kadar çok güzel insan olduğunu anlamış oldum bu süreçte. Teknik bir sürü mevzuya da uyandım aslında, o anlamda da faydalı oldu benim için.
S.E : Yaratmak için tüm ilham kapılarını kapatıp sadece içeridekini dışarı çıkardığınız, o sadeliği yakalamaya çalıştığınız hissine kapılıyorum. Doğru mu?
E.G. : Doğru, doğru. Resim ya da müzik yaparken herhangi bir bütünsellik kaygım yok, yani çalışırken yaptığım diğer işlerle bağ kurmayı hedeflemiyorum. Ne geliyorsa o. Her nasılsa sonrasında işlerimi yan yana koyduğumda karmakarışık bir toplam çıkmıyor ortaya.
Her nasılsa diyorum ama tabi biliyorum nasıl olduğunu. İnsanın doğal hali, başlı başına bir bütünlük taşır zaten. Bunu rahatça salıverdiğiniz zaman, ortaya güzel, dandik, sıradan ya da muazzam bir şey çıksa bile, yaptığınız iş bütün bu sıfatların ötesinde ayrıca ‘’kıymetli’’dir. Bu işler biricikliğin yegâne anlamını taşır üzerlerinde. Bireysellik söylemi konusunda ciddiye alınabilecek tek fikir bu galiba. Bir anda serbest çağrışımlara koştum, çok mu karıştırdım?
S.E : 20 yıl resim eğitimi almışsınız ama müziği tamamen kendi başınıza keşfetmişsiniz anladığım kadarıyla. Sonuçta sanat eğitimi önce öğrenmeyi, sonra da öğrendiklerini unutmayı gerektirir ve ikincisi daha da zordur aslında. Formel bir eğitim almamış olmak müzikte sizin için ne gibi olanaklar sağladı?
Bu ayrımı dışarıdan gözlemleyebilen ilk röportajım bu oldu sanırım. Resim benim için enine boyuna her tekniği denemiş olduğum, kendi çapımda olaya hâkim olduğum bir alan. 25 yıllık bir geçmişi var şu kısa ömrümde. Müzik yapmak ise hayatıma 14 :15 yıl önce girdi. Enstrüman çalmayı, şarkı söylemeyi el yordamıyla keşfetmeye çalışıyorum halen. Ne nota biliyorum ne de bir eğitim aldım bu konuda. Bu açıdan müzik yaparken cehaletim beni özgür kılıyor.
S.E : Müzik sektörüne bulaşmadan bugüne kadar geldiniz. Burada takdir edilecek şey belki de sektörü yok sayarak sektör kalite standartlarını yakalayacak denli özenli, derli toplu işler yapmak. Sanatçının kendini ve üretimini ciddiye alması için sektörün onayı gerekmediğini kanıtlıyor bu. Siz ne diyorsunuz?
E.G. : İyi şeyler zaten göreceli, benim için kafamdakini hayal ettiğim şekliyle becermek yeterli oluyor. Bunun için de hiç kimsenin onayına gerek kalmıyor. Bu anlamda başarı, işimi bitirdiğim an gelen histen ibaret. Böyle çok mutluyum. Üretirken, dağıtırken üzerime çullanan ticari beklentiler yok ensemde.
Diğer yandan sektörlerde iş yapan kimse alınmasın –ki benim kısık sesimden zaten rahatsız olmazlar; ama sektör dediğimiz hadise ticaret temeline oturur. Ticaretin yaratıcı süreçlerle paralel yürüyebildiği bir ortam bulamadım ben şimdiye kadar. Bulsam öyle sektöre can kurban.
S.E : Yedinci albümünüzü çıkardığınız halde büyük gazetelerimizden birinde “Erkin Gören’in ilk albümü” diye yazıldı. Yıllar sonra yirminci albümünüzde de yine “Erkin Gören’in ilk albümü” diye yazsalar bundan gizli bir haz alacaksınız sanki. Çaktırmadan iş yapmanın ayrı bir zevki mi var sizce?
E.G. : Bu sinsi hazların nereme dokunduğunu ben de tam bilmiyorum, bilsem de utanırım söyleyemem. Ama bu çaktırmadan iş yapma konusu çok hoşuma gidiyor. Hakim Bey’in ortaya attığı TAZ kavramıyla ilişkilendirebiliriz bu kafayı. Benim spontan ve dışavurumcu üretim anlayışımla da bayağı örtüşüyor, seviyorum.
S.E : Albümünüzü indirirken “fiyatını sen koy” gibi bir seçenekle karşılaşıyoruz. İsteyen “0” yazıp ücretsiz indiriyor, isteyen istediği kadar ödeyebiliyor. Sanatçıyla sanatsever arasında ideal ilişki de bu olsa gerek. Ama daha geniş anlamda “başka” bir dünya görüşünü de ifade ediyor bu duruş diyebilir miyiz?
E.G. : Şahsen, belki de şımarıkça, yaratıcılık gerektirenler başta olmak üzere, her şeyin ticari düzlem dışında üretilmesi gerekir diye düşünüyorum. Gerçekliğimizle tamamen ters düşen bu fikri kendi dünyamda ufak ufak yaşatma çabasındayım.
Albümü bir plak şirketinden çıkarsaydım ne olurdu bilmiyorum ama takip ettiğim istatistiklerden müziğimin on binlerce dinleyiciye ulaştığını rahatlıkla söyleyebilirim. Sektörel lagalugalara maruz kalmadan, dinleyicilerimin eposta adreslerini alarak, aracılara bağımlı olmadan paylaşıyorum müziğimi. İdealist bir efordan öte, bu yöntem pratik olarak da kesinlikle daha işlevsel.
S.E : Sanatçının politik olması için politikadan söz etmesi gerekmez. Ben sizin albümlerinizin yarattığı atmosferin içkin bir “başka dünya mümkün” politikası içerdiğini düşünüyorum. Yanılıyor muyum?
E.G. : Kafamda hep o başka dünyanın sanrısı var. Günlük hayatta zor olabiliyor ama günlük hayat kendi başına da zor nasıl olsa. Zaman zaman içine sığınabileceği alternatif illüzyonları azımsamamalı insan.




