Articles (Turkish)
Bir barikatın arkasına mevzilenmiş, takım kaptanımın hareket işareti vermesini bekliyorum. Birazdan elimdeki ağır makineli silahla onlarca insanı öldüreceğim. Hem de birkaç dakika içerisinde. Yarım saat sonra Vietnam’a gidip orada da biraz çekik gözlü öldüreceğim.
Okuyanı şok etmek için İbrahim Sadri hassasiyetinde içselleştirmeli bir girizgah yapmayı denedim. Olmadı. Planlı programlı hareketler yaptığım zamanlarda vuku bulan anlam yitimi yüzünden hemen kendi içime sünüyorum, olaydan vazgeçiyorum, davayı bırakıyorum, ölmek istiyorum. Her şeyin periyodik olarak anlamını yitire-durduğu bir beynin içinde, yaşam mücadelesi veren bir mahluk olduğum için, bir şeyler üretebilmemi ancak dışavurumun o ilk an heyecanları sağlayabiliyor. Bir sonraki adımda ne yapacağımı biliyorsam, yaptığım şeyden zevk alamıyorum. Dolayısıyla yapılacaklar listesi kavramına dayanamıyorum, içim bulanıyor. Mutant mıyım? Uzaylı mıyım? Değilim.
Yaşadığımız mecra, kof ve üstünkörü yapılmış yavan işlerle tıka basa dolu olsa da, ne mutlu; hakkı verilerek gerçekleştirilen birçok girişim de mevcut. Bunlardan kendi küçük çevremizde bazıları bilinen ve bazıları pek bilinmeyen birkaç örneği kendimce tekrar duyurmak istiyorum. Bu ilk postada özellikle gelir kaygısı gütmeyen oluşumlara yer vermek istedim. Gözden kaçanlar illa ki olacaktır, olsun..
HAFRİYAT
Hafriyat, Mtaar’ı kurarken bize en güzel ilham kaynağı olmuştu. 1996 yılından beri bir arada olmayı başarabilmiş bu bağımsız sanat grubu bize ve bir çok genç sanatçıya yalnız olmadığını hissettirmiş hatta eserlerini sergileme fırsatı tanımıştır. Birlikte hareket etmeye çalışıp bunu başarmakta zorlanan yerel sanatçıların, Hafriyat’ın yapısal niteliklerini mutlaka incelemesi gerekir. Beraber olmanın hem bölgesel karakteristikler, hem de çevresel koşullar itibariyle ileri derecede meşakatli olduğu bu memlekette öyle ya da böyle varlığını sürdürmekte olan Hafriyat’a alkışlar!
http://www.hafriyatkarakoy.com/hafriyat/hafriyat-grubu-hakkinda
PİST
Pist Disiplinlerarası Proje Alanı, Didem Özbek ve Osman Bozkurt tarafından hayata geçirilmiş bir sanatçı girişimi. Yerel ve uluslararası projeleri ile örnek teşkil eden bu oluşum katılımcı kurumların desteğiyle ve büyük oranda kendi imkanlarını kullanarak İstanbul’un en kapsamlı sanat haritasını yani List’i yarattı. Özenle çalışan, durduğu yeri projeleriyle tanımlayan çok mühim bir yapı olarak alkışlar Pist’e gidiyor!
BAS
Banu Cennetoğlu’nun projesi 2006 yılından beri faaliyet gösteriyor. Burada bahsi geçen bütün girişimler gibi BAS’ın da gelir amacı gütmeyen bir yapısı var. Memlekette tek tük kendini gösteren sanatçı kitabı kavramına destek vererek kendi bünyesinde önemli bir arşiv yaratan BAS, varlığıyla huzur veriyor.Bir kütüphanedeymiş gibi sessizce alkışlıyoruz.
İÇ MİHRAK
İnternet üzerinden yayılan bir anarko ses olarak bilen biliyor İç-mihrak’ı. Uzun metinlerle değil, grafik dilin kafasıyla oynayarak yapıyorlar yapacaklarını. Gizliler, saklılar ve birgün yakalanırsak tanımıyoruz. Alkışlıyoruz.
EXTRAMÜCADELE
Taraf gibi görünen oluşumların yaratmaya çalıştığı kafa karışıklığı dümenine aymış bir başka girişim de Extramücadele. İki dilde yayın yapan sitelerinde tabudeviren, sade ama sağlam tokatlar sizi bekler. Tokatlayarak alkışlatıyorlar kendilerini diyeyim.
BOBİLER
Bobiler, ağzına tıkılmaya çalışan “değerler” lokmasını ısrarla yanağında biriktiren bir grup gencin yarattığı nisbeten yeni bir alan. Harıl harıl basıyorlar, alkışlanıyorlar.
FUTURİSTİKA
Kes yapıştır değil, orijinal içerik yaratan, okunmak dışında bir beklentisi olmayan istikrarlı bir çevrimiçi dergi. İpek ve Barış Yarsel ile beraber 18 yazarın, çizerin bir araya gelerek ürettikleri bu yayın, özellikle öyle herkesin duymadığı olaylara eğiliyor, sizi birçok şeyden erken erken haberdar edebiliyor. Futuristika’ya alkış!
AÇIK RADYO
Yaklaşık 15 yıldır İstanbul ve çevresine yayın yapan Açık Radyo, kendi sesime benzer sesler duyabildiğim tek yayın organı. Bu kapsama televizyonlar da dahil elbette. Bünyesinde sayısız gönüllü programcı bulunan Açık Radyo, dinleyicilerinden aldığı maddi ve manevi destekle güçlenerek yayınına devam ediyor. Hep alkışlıyoruz, bir de buradan alkışlayalım.
PEYOTE
Kupka’yla ilk konserlerimizden birini 98 yılında Peyote’de vermiştik. O zamanlar bizim hikayemiz bambaşka, Peyote ekürisinin hikayesi bambaşka görünüyordu bana. Yıllar sonra geldiğim noktada, benzer şeyler için benzer kafalarda mücadele içerisinde olduğumuzu görmek beni mutlu ediyor. Yerel müzik gruplarına müziklerini dinleyiciyle paylaşabilecekleri bir konser alanı sağlayarak buradaki müziğe belki önümüzdeki zamanlarda kıymeti daha iyi anlaşılacak katkılarda bulunan Peyote’ye alkışlar!
Seni izliyorum. Tutar mı diye endişelisin. Ama rahatsın da, kimse görmez, kimse anlamaz, anlamazlarsa daha kıymetlisin gibi birşey zaten. Ne anladım biliyor musun eserinden. Turgut Özal’ı sevmiyorsun. Tombik tombik çizmişsin gerçi, sevilmeyecek bir tarafı da yok ona bakınca. Yine de sanatçılar Turgut Özal’ı sevmemelilerdir. Sevmemelidirler.
Ve Kenan Evren de kötüdür. Bunu her fırsatta belirtmeli, beynimizi bununla uyuşturmalıyız. İşi gücü bırakıp 20 yıl önce darbe yapmış patates kafaların portrelerini yapıp oraya buraya asmalıyız. Neden, bunu kimsenin bilmesine gerek yok. Sanatçının görevi toplumsal travmaları Nazo reklamı gibi ele alıp durmaktır. Başını belaya sokmayacak ölçüde isyankar, kendi küçük çevresinde başı dik yürümesine yetecek kadar olsa kafi işte.
Devamı »
Ölüm kalım meselesi değil, kader oyunu değil, kimsenin suçu değil ama bu iki birbirine yakın disiplin arasındaki farklara dair birkaç şey söylemek istiyorum.
Son zamanlarda biz bize takıldığımız küçük topluluk içerisinde illüstrasyon kelimesine duyulan ilgi bir hayli arttı. İllüstrasyon dediğimiz, görsel stillerini ağırlıklı olarak resim akımlarından alan ticari bir meslek dalıdır. Yani illüstrasyon yapılırken bir ürünün, bir konunun, bir hikayenin tasviri için, siparişin belirlediği görsel ve bağlamsal sınırlar dahilinde çalışılır.
İllüstratör, çalıştığı işe kendince daha iyi olacağını düşündüğü eklemeler yaparken bir ressamdan farklı olarak, çok sayıda başka etmenleri gözetmek durumundadır. Tıpkı bir grafik tasarımcı gibi, hazırladığı görsele koyduğu her yeni öğenin hesabını birilerine vermek yükümlülüğünü taşır. Bu sebeple de ressamın sahip olduğu sınırsız özgürlüğe sahip değildir.
Devamı »
Gevrek sesini çıkarmadan da rahatını bozabilirsin
Kayda değer bir şey yok, ama yine de varmış gibi işte.
Motivin kaydığı zaman ne yapabiliyorsun? E, geri gelene kadar biraz istirahat yeterli olmaz mı?
Kısacası küçüklüğümü kaldıramıyorum. Hiçbirşeyliğime rağmen nasıl da mesuliyetime sarılmak zorundayım ya.
Devamı »
Tavuk. Horoz. Bip.
Horoz, her sabah uyuduğum odanın beş kat altındaki yarı çimenlik alanda ötmeye başlıyordu. Rüyaları bırakıp horozun sahipleriyle ne şekillerde mücadele etmeliyimi yarı kapalı bilincimle sorguluyordum her sabah. Her sabah yarı sabahtı.
Önceleri otantik, hatta şirin gelen horoz, şimdi uykudan mahrum sabahların karanlık lanetiydi. Sırtüstü pozisyonda gözlerim dolu dolu tavana bakıp kim bilir kaç kez kağıdı dürüp ucuna iğne yapıştırarak hazırladığım mermiyi elektrik borusundan yaptığım silaha sürüp ateşlemenin planlarını yaptım. Kim bilir kaç kez doğrudan pencereden aşağı atlayıp 14 metre aşağıda siftinen bu hayvanı kendi ellerimle boğazlamayı düşündüm. Haftalar boyunca apartmanda kulis yapıp elimizde meşalelerle sahiplerinin kapısını kırarak içeri girmeyi, ne var ne yoksa yakıp yıkmayı, horozu da bir mermer kaide üzerinde kurban edip kanını içmeyi istedim. İnsanın uykusu bölünmeyegörsün, her şey olabilir.
Devamı »
O dağlar, o sular ve o çimenler. Ve Jose. İnsan çalışmamalı. İnsan ne istiyorsa onu yapmalı. İsteyecek çok şey var, isteyerek yapmalı.
Çokları anlamaz bu lafları. Belki ben de anlamam, ama kendine pay çıkaran olur mutlaka. Payına düşeni ister herkes. Payına düşenden fazlasını da, sıklıkla. Ver sıkıntını adamım, senin için hemen unutayım onları.
Devamı »
Güneş pırıl pırıl, zemin kuru, konseptler hazır, memleketin içinden ve dışından onbinlerce izleyici bienal ile tetiklenen çok sayıda etkinliğin heyecanı içerisinde. İstanbul hiç bu kadar yoğun bir sanat trafiği yaşamamıştı. Bienal, Yaya Sergileri, Aykut Barka vapurunda gerçekleşecek İki Yaka Arasında projesi, eski Galata Köprüsü’nde açılan tasarım fuarı ve resmen gerçekleşen bunca organizasyonun yanısıra hasıl olan hareketi değerlendirip, bireysel hamlelerle atmosfere renk katan genç sanatçılar, umuyoruz ki; şu zamana dek resimdi, heykeldi, videoydu ilgilenme kudretini kendinde bulamamış çekimser ya da bihaber çoğunluğun uyanışına vesile olur. Kaçırılmaması gereken başyapıtlar sergilendiği için değil, harekete bir yönden müdahil olmak için, akıllanmak için değil, bakakalıp fikir sahibi olmak için bahsi geçen etkinliklere iştirakimiz hat safhada ehemmiyet taşıyor.
Resim yapan, heykel dizen, video peydahlayan, performans güden, fabrika işleten ancak, meydana gelen sanat ambiyansında kendine izleyiciden başka rol bulamamış sanatçılarımız hiç üzülmesinler, kalplerinde en ufak bir endişe olmasın. Gelişmekte olan ülkemizin gelişmeyen sayısız sektörüne rağmen sanat ortamlarımız gizemli bir biçimde kendini aşmakla meşgul. Dolayısıyla en asosyal, en iş bilmeyen sanatçımızın dahi şu modern sanat vitrininde kısa zamanda kendine yer bulacağını düşünüyoruz. Orijinal olamazsanız marjinal, sanatçı olamazsanız kardinal olacaksınız.
Şaka bir yana, sanatçı olarak kendi yaptığımız sanatı dahi kavramakta güçlük çektiğimiz modern sanat sürecinde, mum şeklinde ampulü, karpuz şeklinde sabunu, yenilebilen oyun hamurunu gördüğümüz yıllar zihnimizde cereyan eden kavram kargaşasının aynısını, yarın bir gün öz babamız kendisini modern sanat eseri olarak addettiğinde yaşamamız mümkün.
Eğer gidişat kendi bilincini oluşturmakta geç kalırsa, kolumuzu sergisine koymak isteyen küratörlerle münakaşaya girmemiz işten bile değil. Lafını ettiğim bu bilincin gelişmesi için lazım gelen en mühim unsur, sanat ve hayat hakkında fikir sahibi olan, ilgi gösterdikten sonra beğenip beğenmediğini belirtebilen bir toplum. Çünkü yurdum izleyicisi her daim sanata karşı çekinceyle, anlamama endişesiyle yaklaşmaya meyillidir. Fakat bakan insanlar olarak bilmemiz gereken bir şey var ki; sanatçının tüm umursamazlığı, tüm kişiselliği, içine kapanıklığı ya da megaloman tavrı, bizlerin eserler karşısında ettiğimiz laflarla şekil değiştirmektedir. Ortaya koyulan eser kimileri halâ reddetse de, paylaşılmak, okşanmak veya itilip kakılmak için oradadır.Güneş pırıl pırıl, zemin kuru, konseptler hazır, memleketin içinden ve dışından onbinlerce izleyici bienal ile tetiklenen çok sayıda etkinliğin heyecanı içerisinde. İstanbul hiç bu kadar yoğun bir sanat trafiği yaşamamıştı. Bienal, Yaya Sergileri, Aykut Barka vapurunda gerçekleşecek İki Yaka Arasında projesi, eski Galata Köprüsü’nde açılan tasarım fuarı ve resmen gerçekleşen bunca organizasyonun yanısıra hasıl olan hareketi değerlendirip, bireysel hamlelerle atmosfere renk katan genç sanatçılar, umuyoruz ki; şu zamana dek resimdi, heykeldi, videoydu ilgilenme kudretini kendinde bulamamış çekimser ya da bihaber çoğunluğun uyanışına vesile olur. Kaçırılmaması gereken başyapıtlar sergilendiği için değil, harekete bir yönden müdahil olmak için, akıllanmak için değil, bakakalıp fikir sahibi olmak için bahsi geçen etkinliklere iştirakimiz hat safhada ehemmiyet taşıyor.
Resim yapan, heykel dizen, video peydahlayan, performans güden, fabrika işleten ancak, meydana gelen sanat ambiyansında kendine izleyiciden başka rol bulamamış sanatçılarımız hiç üzülmesinler, kalplerinde en ufak bir endişe olmasın. Gelişmekte olan ülkemizin gelişmeyen sayısız sektörüne rağmen sanat ortamlarımız gizemli bir biçimde kendini aşmakla meşgul. Dolayısıyla en asosyal, en iş bilmeyen sanatçımızın dahi şu modern sanat vitrininde kısa zamanda kendine yer bulacağını düşünüyoruz. Orijinal olamazsanız marjinal, sanatçı olamazsanız kardinal olacaksınız.
Şaka bir yana, sanatçı olarak kendi yaptığımız sanatı dahi kavramakta güçlük çektiğimiz modern sanat sürecinde, mum şeklinde ampulü, karpuz şeklinde sabunu, yenilebilen oyun hamurunu gördüğümüz yıllar zihnimizde cereyan eden kavram kargaşasının aynısını, yarın bir gün öz babamız kendisini modern sanat eseri olarak addettiğinde yaşamamız mümkün.
Eğer gidişat kendi bilincini oluşturmakta geç kalırsa, kolumuzu sergisine koymak isteyen küratörlerle münakaşaya girmemiz işten bile değil. Lafını ettiğim bu bilincin gelişmesi için lazım gelen en mühim unsur, sanat ve hayat hakkında fikir sahibi olan, ilgi gösterdikten sonra beğenip beğenmediğini belirtebilen bir toplum. Çünkü yurdum izleyicisi her daim sanata karşı çekinceyle, anlamama endişesiyle yaklaşmaya meyillidir. Fakat bakan insanlar olarak bilmemiz gereken bir şey var ki; sanatçının tüm umursamazlığı, tüm kişiselliği, içine kapanıklığı ya da megaloman tavrı, bizlerin eserler karşısında ettiğimiz laflarla şekil değiştirmektedir. Ortaya koyulan eser kimileri halâ reddetse de, paylaşılmak, okşanmak veya itilip kakılmak için oradadır.
Görünüşe bakılırsa karanlık çöktüğünde uyumalı, resim bittiğinde yapmayı bırakmalıyım. Yaşanan şudur ki; her görünüm, ardında gizlediği bir hükmediciyle, bakanlığını ve izleyiciye akanlığını yaptığı tanrısıyla çıkar karşımıza. Bu tanrının söylediklerini, hatta emirlerini duyarız, ancak, gördüğümüz her ne ise, o kadar gerçektir, o kadar inanılasıdır ki; tıpkı birbiriyle yalnızca raslantısal bir bağ kuran karanlık ve gecenin birlikteliğini, ayrılmaz bütünlüğünü inkâr etmeyi akıl edemeyeceğimiz gibi, görünenin aydınlattığı kısımların ötesine bakmayı da düşünmeyiz. Hatta zaman içerisinde görünüşlerin bizi aldatmaya yönelik geliştirdiği teknikler; izleyeni ilk gördüğünün ardına bakmaya itmekte, böylece şüphelenme safhasını da bir yanılgıya dönüştürmeyi başarmaktadır. Hepsinin yanında, şüphe duymakla paranoyayı dip dibe getirip, şüphelenişimizden kaygılanmamıza neden olur görünüş ve aslı görme konusunda kaydettiğimiz herhangi bir ilerlemeyi farketmeyi iyice güçleştirir.Görünüşe bakılırsa karanlık çöktüğünde uyumalı, resim bittiğinde yapmayı bırakmalıyım. Yaşanan şudur ki; her görünüm, ardında gizlediği bir hükmediciyle, bakanlığını ve izleyiciye akanlığını yaptığı tanrısıyla çıkar karşımıza. Bu tanrının söylediklerini, hatta emirlerini duyarız, ancak, gördüğümüz her ne ise, o kadar gerçektir, o kadar inanılasıdır ki; tıpkı birbiriyle yalnızca raslantısal bir bağ kuran karanlık ve gecenin birlikteliğini, ayrılmaz bütünlüğünü inkâr etmeyi akıl edemeyeceğimiz gibi, görünenin aydınlattığı kısımların ötesine bakmayı da düşünmeyiz. Hatta zaman içerisinde görünüşlerin bizi aldatmaya yönelik geliştirdiği teknikler; izleyeni ilk gördüğünün ardına bakmaya itmekte, böylece şüphelenme safhasını da bir yanılgıya dönüştürmeyi başarmaktadır. Hepsinin yanında, şüphe duymakla paranoyayı dip dibe getirip, şüphelenişimizden kaygılanmamıza neden olur görünüş ve aslı görme konusunda kaydettiğimiz herhangi bir ilerlemeyi farketmeyi iyice güçleştirir.
Ya şimdi akarsa? Duruyorum. Herhangi bir duruş işte. Sol elimde garip bir his; sanki yağmur yağıyor azıcık. Yüzeydeki yaşam sürerken kendisini minik titremelerle hatırlatıyor derin. Ne yaparsa yapsın, hep derin. Ölüm bile hüzünden bağımsız, sarı sarı parıldıyor bazen ama derinler hep siyah, hep ışıksız, insan için hep en umutsuz mekânlardır. Dibe doğru yüzenler, derinlere ağırlıkları yüzünden çökenler oldu. Elbette yüzey, o kara boşluğu gördükten sonra aynı yüzey değildir artık. Fazla neşelidir, yavan ve heyecan doludur. Karanlık, kötü şeyler yapmış bir çocuk gibi konuşur size, gerçek dışında her olasılıktan laf açar, olasılıklar biterse olmayacak işleri anlatır. Ancak onun ciddiyetiyle dinlerseniz sözlerini, yüzeye çıkınca kendinize gelebilirsiniz.
Şimdi daha önce hiç gelmediğim bir yerdeyim. Uzayan yüksekliklerin vücudumu ufalttığı, geniş kanatlı şişko kuşların uçarken fırtınalar estirdiği bir tepe. Çok çimen var burada. Üzerlerinde ölene dek koşabileceğim, ömrüm boyunca her saat başı yer değiştirerek uzanabileceğim kadar, aç kalmış bütün inekleri doyurabilecek kadar çok. Oysa kollarımdan, sırtımdan ve ineklerden yoksunum. Birini bekler gibi sağa sola bakıp duruyorum. Gökyüzünde cüsselerine bakmadan, hafif hafif salınan dev kuşlardan birinin gölgesine tutunup, bu geniş çimenlikte dolaşmak geliyor içimden. Kendilerini rüzgara teslim etmiş, birkaç fulya çiçeği görüyorum hemen ayaklarımın dibinde; eğilemiyorum, dönemiyorum, koşamıyorum, uzanamıyorum. Ben onlara, fulya çiçekleri bana bakıyor. Hepimiz aptal gibiyiz burada. Güzel geliyor her nasılsa bu bana.
Neyin ardına saklandıysan çık artık. Ya da dur, çıkma! İnandığım şeyleri görmemeye öyle alışkınım ki. Ve gördüklerime burun bükmeye… Şimdi garip bir ahenkle geziyorsun. Sokaklarda insanlar falan ölüyor, bir şeyler patlıyor, yüksek binalardan kopan parçalar ayağının dibine düşüyor. Adımların sürekli ölmekten kurtarıyor seni. Ama biliyorsun ki, asla güvenmemen gerekir. ne adımlarına ne de adamlarına. Elbette güvenle değil, fakat ne olduğunu kestiremediğin bir hisle bağlısın adımlarına. İnanç diyebilirsin buna. Bir “şey“e yaslanmadan, hatta dokunmadan inanılır çünkü. İnanç için inanılan, sadece bir başlangıçtır. Zaman geçtikçe başlangıç noktasından uzaklaşılır; inandığın her ne ise; bir anı haline gelir. Bu nedenle kafalı adamlar inanmayı seçerler. Bilirler ki; güven ya da güvensizlik insanlığın bir kuruntusudur, kimsenin kimseye güvenmeye hakkı yoktur. Hele ki güvensizlik duymak, belki de en gülünecek şeydir. Diğer yandan, bu kadar dışlanıyorsa bir kelime tarafımızdan; belli ki henüz kurtulamamışız ondan.
Yola çıkalı aylar oldu sanki. İlk zamanlar hızlı adımlarla, hatta neredeyse koşarak ilerliyordun. Arada bir soluklanıp, yine devam ediyordun. Şimdi, nefes alırken çıkardığın seslere bakılırsa bitap düştüğün söylenebilir. Bizim bu tepeye oturup karınca kadar ufak görünen bedenini tükenirken izlemekten başka işimiz yok. Sık olmasa da sesleniyoruz sana. Yanımda uzun kafalı bir ihtiyar uzanıyor, senin haline hepimizden çok özeniyor. İnan ki; her birimiz tıpkı senin gibi, gaile içerisinde tükenmek isterdik. Bu heyecanı, ölene dek uğraşmak için, gücünü nereden aldığını bilmek isterdik. Yaşamına son versek, eminim; yenildiğini düşündüğün için değil, bedenini yitirdiğin için devam edemeyeceksin koşmaya. Çok güzel bir şeysin sen.
Kontrastlar, zıtlıklar, geçişsiz değişiklikler etkiyi getirir. Etkilenim neyi getirir? Etki, olageldiği anda, ufacık bir kodu, düşüncenin arkasına bırakır. Bu kod ya kalıcı bir şeye, bir hatıraya, bir güdüye dönüşür ya da bir başka kodun yerini almasıyla yok olur. Adı geçen kontrastlar, zıtlıklar, geçişsiz, ani değişimler; mutlaka algılanan eserin, nesnenin bünyesinde yer almak zorunda değildir. Algılanan nesne, algılayan için tek başına bir kontrast öğesi olabilir. Bu durumda yaşananların, daha evvel algılananların birikimi, aynı zamanda bu yeni nesnenin kontrastı rolünü oynar. Değişmeyen tek şey, algılayanda hasıl olan etkidir. Peki ya bu duruma üçüncü bir nesne katılırsa? Kontrast, varlığını o zaman da sürdürebilir mi? Bir üçüncü, diğer ikisinden en az birine daha yakın olmadan varolmayı başarabilir mi? Pratikte “gri” olmak mümkün müdür? Hem kirlenmiş beyaz, hem aklanmış siyah olmak mümkünse, siyah ve beyaz, birer renk varsayımı olmanın ötesine geçebilir mi? Kontrastta tekliğin, eşsizliğin yeri yoktur. Belki bir gün olur ya da bir yerlerde olmaktadır.
Evimizin hayli geniş bir bahçesi var. Ağaçlar pek çeşitli değiller, fakat dallarının rastgele bir düzenle, iç içe geçerek yarattığı kaotik ve aksi gibi yeşil görüntü, insanda sanki manzaranın her metrekaresine, farklı memleketlerden koparılıp getirilmiş orman parçaları yerleştirmişiz izlenimi bırakıyor. Ağaçlar birbirlerine sarılırken öyle ağır davranıyorlar, gelen misafiri öyle güzel niyetlerle kabul ediyorlar ki; henüz anlıyorum; hiç birimizin şahit olamayacağı bir ânı tüm ömürlerine yayıyorlar. Bu aceleci, bu panikli halimizle, bu her an, daha çok ânı tüketmek için çabalayan beynimizle, onların, aslında görüntüsünü dahi yakalayamadığımız yaşayışlarına ne kadar uzağız. Toprağın üzerinde alabildiğine hareketsiz dikiliyorlar, yeryüzünün ve gökyüzünün her kıvrımına, henüz başlamamış bir düşünüşün sakinliğiyle saygı duyarak; eğiliyor, bükülüyor, ömürlerini dokunulmamış doğayı oluşturarak geçiriyorlar. Akıllı yaratıklar olmadıklarını düşünülebilir ancak ben de benzer bir cehaletle, sükûtun onlara, yaratılış esnasında verilen bir hediye olduğunu, bunun bilincin olmasa da bir bilginin eseri olduğunu düşünebilirim. Evimizin bahçesi, kafamıza takılan her şeyden habersiz bir sürü ağaçla ve aralarında kalan minik boşluklarla dolu. Ne güzel.
Musluk suları toprak kokuyor. Bu yüzden musluk suyu içmeyi seviyorum. Annem, belâlı hastalıklar kapabileceğimi söylemişti… Bilmiyorum, ihtiyacım olan dengeyi yapmamam gerekenlerin bir kısmını yaparak kurduğumu düşünüyorum. Bu dengeye yapmam gerekenlerin bazısını es geçmem de dâhil oluyor elbet. Örneğin inceltme işaretini çok yersiz kullanıyorum. Yine annemden duydum ki; bu işaret çoktan kaldırılmış, eskiden de tek işlevi; üzerine geldiği sesli harfin solunda ikâmet eden sessizi inceltmekmiş. Ben senelerdir seslileri uzatmak için de bu şapkayı kullanırım. Kolaysa vazgeç, müthiş bir alışkanlık!..
Kalabalık orası… İnsanlar, hayvanlar ve yabâni otlar var. Aydınlık ayrı, karanlık ayrı bir kalabalık yaratıyor. Gökyüzü ayrı, çimenlerle kaplı topraklar ayrı kalabalık. Yüzüme bak: ağzımda ayrı, gözlerimde ayrı kalabalık var. Ticarethânelerle dolu sokaklarda içine kimseyi almadan yürüyen bir çocuk… Bir çocuk; nasıl olur da kimseye yer vermez içinde?!.. Annem, babam, en yakın dostlarım; her daim dışımda gezindiler. Bir türlü birbirimizin içinde toplanamadık. Günler hep aynı yalnızlıkla doldu. Kokularımızı, eğlenmek için toplandığımız evlere bıraktık. Köpekler gibiydik köşelerimizde birilerinin bizi bulmasını beklerken. “Yağmur neden sadece bizi ıslatıyor?” der gibiydik. Şimdi, içeride, salonda yemek yiyen o iki yaşlı insanın bir üretmesi olarak ben; beynimde uçuşan şişko reklam tablelalarıyla, az evvel mideme inen pırasa çorbasıyla, uyku mu, dinginlik mi, körlük mü aradığı belli olmayan 4 numara miyop gözlerimle; koskoca bir soru işâreti gibi hissetmekteyim kendimi. Cümlesi olmayan bir soru işâreti. Kirvesi olmayan sünnet çocuğu gibi bir şey değil bu. Hüzünlü, üzücü bir şey değil. Fakat kedisi olmayan gülüşe de benzemiyor. Yokluğun, daha doğrusu eksikliğin uyandırdığı o neşeli durumlardan değil yâni. Yazmasam, çizmesem, etmesem geberecekmişim gibi geliyor çoğu zaman. Sanki bir boşluk mevcut halihazırda ve ben ömrüm boyunca bu hırto boşluğun, kendisini boşluk gibi hissetmemesini sağlamakla yükümlüyüm. Onu unutmakla, köşeye atmakla, asla kurtulamayacağımı anlamakla ve sabaha dek ağlamakla…
Sen de beklemenin yanındasın. Kitapları, insanları, trafik kazâlarını bekleyerek anlamak istiyorsun. Ama hep kaybettiğini söyler insanlar. Beklemenin işe yaramayacağını anlatırlar. Çekinirler aslında onlar da birçok durumdan. Yanakları kızarmasın diye ses çıkarmaz, hareket etmezler.Tekrar ederek beklemenin aptallığını kendilerine; beklerler onlar da.
Tren içerisinde yazılan yazılar, yamuk yumuk yazılırlar. Fakat elbette içinde ikâmet ettiğiniz vagonun sarsıntısına ve el hakimiyetinize göre değişir bu durum. Rayların kilometreler boyunca birbirlerinden kopmadan sürüp gitmeleri, sadece üzerlerinden bir trenin geçmesi, birinden diğerine devrilmeden seyredebilmesi için ard arda dizilmiş olmaları ve hepsinden önemlisi bu birlikteliğin teorik olarak “gigantik” bir iletken yaratması, onlara, dev bir taşıma sisteminin temel yapısı olmak işlevinden başka, yeryüzünün en büyük mekanik kardeşliği ünvanını verir. İşte bu yüzden, el ele tutuşmuş raylar üzerinde giden herhangi bir taşıt, katran zeminde sefil gövdesini hareket ettirmeye uğraşan lastik ayakkabılı araçların en fiyakalısından daha kıymetlidir.




