• MySQL server version: 5.0.67.d7-ourdelta-log collapsPage options: Array ( [title] => Görsel [sortOrder] => ASC [sort] => menuOrder [defaultExpand] => [expand] => 4 [depth] => 1 [inExcludePage] => include [linkToPage] => [inExcludePages] => 2622 [showPosts] => 1 [animate] => 1 [postTitleLength] => [useCookies] => 1 [debug] => 1 [customExpand] => [customCollapse] => [expandWidget] => ) PAGE QUERY: SELECT wp_posts.ID, wp_posts.post_parent, wp_posts.post_title, wp_posts.post_name, date(wp_posts.post_date) as 'date' FROM wp_posts WHERE wp_posts.post_status='publish' AND post_name NOT IN ('') AND wp_posts.post_type='page' ORDER BY wp_posts.menu_order ASC PAGE QUERY RESULTS Array ( [0] => stdClass Object ( [ID] => 3751 [post_parent] => 3680 [post_title] => AlbumsAlbümler [post_name] => albumler [date] => 2010-03-13 ) [1] => stdClass Object ( [ID] => 2385 [post_parent] => 2622 [post_title] => ResimPaintings [post_name] => resim [date] => 2009-10-31 ) [2] => stdClass Object ( [ID] => 3733 [post_parent] => 3680 [post_title] => Single TracksTek Şarkılar [post_name] => single-tracks [date] => 2010-03-13 ) [3] => stdClass Object ( [ID] => 3504 [post_parent] => 2647 [post_title] => Art UnlimitedArt Unlimited [post_name] => art-unlimited [date] => 2010-02-13 ) [4] => stdClass Object ( [ID] => 3680 [post_parent] => 2642 [post_title] => Erkin GörenErkin Gören [post_name] => soloalbums [date] => 2010-03-07 ) [5] => stdClass Object ( [ID] => 1151 [post_parent] => 2647 [post_title] => Bianet Bianet [post_name] => bianet-rop-bawer-cakir [date] => 2009-08-14 ) [6] => stdClass Object ( [ID] => 2305 [post_parent] => 2622 [post_title] => İllüstrasyonIllustration [post_name] => illustrasyon [date] => 2009-11-01 ) [7] => stdClass Object ( [ID] => 3671 [post_parent] => 2642 [post_title] => KupkaKupka [post_name] => kupka [date] => 2010-03-07 ) [8] => stdClass Object ( [ID] => 1141 [post_parent] => 2647 [post_title] => RadikalRadikal [post_name] => radikal-2009 [date] => 2009-08-14 ) [9] => stdClass Object ( [ID] => 2237 [post_parent] => 2622 [post_title] => ÇizgiDrawings [post_name] => cizimler [date] => 2009-10-31 ) [10] => stdClass Object ( [ID] => 3679 [post_parent] => 2642 [post_title] => AnadolAnadol [post_name] => anadol [date] => 2010-03-07 ) [11] => stdClass Object ( [ID] => 1128 [post_parent] => 2647 [post_title] => Bant Dergisi Bant Magazine [post_name] => bant-dergisi-rop-ekin-sanac [date] => 2009-08-14 ) [12] => stdClass Object ( [ID] => 2345 [post_parent] => 2622 [post_title] => SuluboyaWatercolor [post_name] => suluboya [date] => 2009-10-31 ) [13] => stdClass Object ( [ID] => 1137 [post_parent] => 2647 [post_title] => Artist Actual Artist Actual Mag. [post_name] => artist-actual [date] => 2009-08-14 ) [14] => stdClass Object ( [ID] => 2628 [post_parent] => 2622 [post_title] => SerilerSeries [post_name] => seriler [date] => 2009-11-12 ) [15] => stdClass Object ( [ID] => 1148 [post_parent] => 2647 [post_title] => Marie Claire Marie Claire [post_name] => marie-claire [date] => 2009-08-14 ) [16] => stdClass Object ( [ID] => 1144 [post_parent] => 2647 [post_title] => Whop Dergi Whop Magazine [post_name] => whop-dergi-rop-naz-yilmaz [date] => 2009-08-14 ) [17] => stdClass Object ( [ID] => 1134 [post_parent] => 2647 [post_title] => Boo Dergi Boo Magazine [post_name] => boo-dergi-2008 [date] => 2009-08-14 ) [18] => stdClass Object ( [ID] => 2622 [post_parent] => 0 [post_title] => GörselVisual [post_name] => gorsel [date] => 2009-11-12 ) [19] => stdClass Object ( [ID] => 2642 [post_parent] => 0 [post_title] => MüzikMusic [post_name] => muzik [date] => 2009-11-12 ) [20] => stdClass Object ( [ID] => 2666 [post_parent] => 0 [post_title] => YazıArticles [post_name] => yazi [date] => 2009-11-12 ) [21] => stdClass Object ( [ID] => 3113 [post_parent] => 0 [post_title] => AtölyeStudio [post_name] => atolye [date] => 2010-01-05 ) [22] => stdClass Object ( [ID] => 128 [post_parent] => 0 [post_title] => ÖzgeçmişCv [post_name] => cv [date] => 2009-08-04 ) [23] => stdClass Object ( [ID] => 2564 [post_parent] => 0 [post_title] => BağlantılarLinks [post_name] => links [date] => 2009-11-04 ) [24] => stdClass Object ( [ID] => 769 [post_parent] => 0 [post_title] => İletişimContact [post_name] => contact [date] => 2009-08-10 ) [25] => stdClass Object ( [ID] => 2647 [post_parent] => 0 [post_title] => RöportajlarInterviews [post_name] => roportajlar [date] => 2009-11-12 ) ) AUTOEXPAND Array ( )
  • Görsel

Yazılar

Sanatçının Dramı

Sanatçının sorunları bitmek bilmiyordu.

Şikayet ve isyan içerikli yazılar yazmaya yeminli olduğum için, çok zırlamamaya çalışarak konuyu anlatmaya çalışacağım. Belki herkes bilmiyordur; bir ressam ünlü olmak için resim yapmaz. Bir müzisyenin de ilk amacı şöhret şarabı içmek değildir. Sanatın herhangi bir dalıyla ilgili olarak, öznel çalışmalar üreten insanların, bu faliyetin ardındaki amaçları -çok net olarak söylüyorum- meşhur olmak değildir.

Bu laflarımın karşısına sizden önce ben, hemen şu soruyu koymak istiyorum.

  • Üretirken, sanatının çevre nezdinde sansasyonellik, eşsizlik ve kabul edilirlik katsayılarını düşünen,
  • İnternet ve sosyal ağlar üzerinden projelerini, etkinliklerini duyurmak için çırpınan,
  • Açılışlarda bulunup, bilimum çevresi mevcut malûm kişilerle iyi geçinmeye çalışan,
  • Burs, yarışma gibi kamuya açık hibelerin, karma sergilerin peşinden koşturan bir sanatçı,

bilinirliğini arttırmaya çalışıyor denemez mi?

Denir.

Ama size de garip gelmedi mi, yani bu yukarıdaki profil bir sanatçıdan çok profesyonel bir PR çalışanı gibi duyulmuyor mu? Peki neden bir sanatçı, kendi alanında keyfince üretmek, diğer sanatçılarla ortak çalışmalar yapmak, ufkunu genişletmeye uğraşmak yerine bu tip şeylerle vakit harcar?

Sanatçı dediğimiz, bir PR elemanına dönüştüyse, o -sayısız sürecin bir araya gelerek ortaya çıkardığı- öznel ifade biçimlerini kim yaratacak?

Şimdi miyavlarım. Şimdi ağlarım. Kıyamam.

Sanatçının böyle düdük bir forma gelebilmiş olmasının sebebi kendi isteği değildir. Zaten kimse kendi isteğiyle, istemediği işi yapmaz. Ama malesef günümüzde herkes bu şekilde yaşıyor. Sanatçı da nasibini alıyor haliyle. Örnek olarak yolda yürüyen bir ressamı ele alalım. Hayat yolunda yürüyen. Kendimi tutamıyorum, görseller eşliğinde anlatmam lazım. Yazının kalan kısmını grafik anlatıma bırakıyorum ve unutma; Seni hala seviyorum.

Not: Üstüne sevgili Onur Uyar’dan geliyor => Paul Mccharty // Painter

  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Digg
  • Tumblr

Sanatın Şeysi ve Yeni Galericilik

Bugün size sanat sektörü konusunda bazı laflar ve bir de güzel proje hazırladım.

Sektör dediğim noktada anlaşılması gereken kapsam şu; satılan sanat eserleri, galericiler, müzayede şirketleri, komisyoncular, alıcılar ve hatta bu sistemin subaşıları. Ne güzel bir ekip çalışması, şimdi bile baktığımda göz kamaştırıcı buluyorum.

.

Alıcılar demişken. Alıcılar dediğim, sanat severler demediğim bu insanlara kod isim olarak zenginler diyelim mi? Onlar sanat satın alarak kültürlerine kültür katan güzel insanlar. Gerek burjuvalık tescil belgesi için, gerek vergi muafiyetinin tatlı yönlerini keşfetmek açısından haldır haldır sanata yatırım yapıyorlar.

.
Cici Kapitalizim herşeyi meşrulaştırdığından mıdır nedir, sanat da tıpkı masa gibi bir şeydir şimdi. Hatta masanın ötesinde bono gibi, hisse senedi gibi bir yatırım aracıdır. Sanat borsası diye birşey varsa, bütün sanat eserlerinin de bir parasal değeri olmalıdır.
.
Sistem şöyle çalışıyor : Sanatçı ürün yapıyor. Zengin de, ya kendi girişimiyle ya da komisyoncular, galeriler, menajerler ve küratörlerden oluşan bir ekibin hizmetinden yararlanarak sanata yatırım yapıyor, sayısız sanat ürününü depolarda istiflemeyi sürdürüyor. Başka da bir şey yok aslında bu hikayede.

.

Biz yine de şemayla anlatalım :
.
Burada durumu biraz karikatürize ettik. Tabi ki sermaye sahibi, satın aldığı ürünü görmeye gerek duymuyor bir noktadan sonra.

.

Bunları bilmeyen kaldıysa şimdi öğrenmiş oldu. Şimdi gelelim benim projeme.

.

ARTXPRESS

.

Öncelikle bu projeyi niçin yaptım ve neden hayata geçirmek yerine mal gibi burada sizinle paylaşıyorum, kısaca onu anlatayım. Aşağıdaki anlatımda Forward Mail Metafor Teknolojisini kullanacağım. Başlıyorum :
.
Dünyaya gelen her bebek, hayatı süresince bir şey yaratır. Farkında olsa da olmasa da. Bu şey, her gün birkaç satır kodun eklendiği ya da çıkarıldığı bir bilgisayar programı gibidir.
.
Okuduğunuz okul, aileniz, çevreniz, ülkeniz, toplumunuz. Hepsini toplayın, işte bu da içinde yaşadığınız işletim sistemidir. Sistem çoğunlukla ona uyumlu programlar tasarlamanıza müsade eder. Vakti geldiğinde de ailenizin yazdığı programın altında var olmayı bırakır, kendi yazdığınız programı sisteme yüklersiniz. Update, plugin falan derken koca bir ömür geçer, gider.
.
Es kaza, işletim sisteminin tanımadığı teknolojiler kullanırsanız ne olur. Run komutu çalışmaz. Error verir. Bu error o kadar fena bir errordür ki; düpedüz Fatal Error‘dür. Yapılacak tek şey, programınızı sisteme uyumlu şekilde tekrar yazmak ya da bir başka programa acilen eklenti yazmak olabilir.
.
İşte aşağıdaki proje, ilk yazdığım uygulamayı çalıştıramadığım bir işletim sistemi için programladığım, daha hızlı, daha verimli, sistem kaynaklarını sonuna kadar sömüren bir yazılımdır. Kendi yazmama rağmen install etmekten son anda vazgeçtim. Açık kaynak kodunu da işte burada sizlerle paylaşıyorum.
.
Aslında yaptığım, hepi topu birkaç teferruatı ortadan kaldırarak galericilik sistemini tekrar ele almak oldu. Böylece sanat piyasası tabanında çok efektif sonuçlar verecek yeni bir galeri modeli kurgulamaya çalıştım.
.
.
ARTXPRESS sadece vitrinden oluşan bir sanat galerisi. Kasada satılan ürünler anında paketlenip sahiplerine teslim ediliyor. Yerlerine de depodan hemen yeni ürünler koyuluyor. Eski moda galerilerde olduğu gibi eseri teslim almak için serginin sonuna kadar beklemek yok. Şip ve şak. Ayrıca her semte farklı bir şube açılabilir. Vitrindeki sanat ürünlerinin niteliği elbette semt nüfusunun ekonomik özetine göre belirlenmelidir. Mesela hiç Nişantaşı ile Çekmeköy bir olur mu? Şaka şaka, asla bir Çekmeköy şubesi açılmayacak.
.
Açılış yok, diyalog yok, en güzeli de güzel sanatlar yaptı diye havalara giren, ortamın tadını kaçıran bir sanatçı yok. Ben inanıyorum ki; bu dünyada birgün paraya gerek kalmayacak. Metre hesabı üzerinden yapılan bir ölçümle sanat ürünleri, para yerine kullanılacak.
.
Herkese sanat dolu bir gün dilerim.

.

Not: Yazıyı kaleme aldıktan sonra yaptığım geç araştırma sonucu artxpress isimli bir kurumun var olduğunu öğrendim. Burada geçen isimle bir ilgisi bulunmuyor, bilginize.

  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Digg
  • Tumblr

Açık Çağrı : Sanat Piyangosu

Gördüğüm garip bir şey var. Geçtiğimiz iki senede sayısı yüze katlanan, internet üzerinden açık çağrı ile yapılan şu yarışmalar. Bir başlıkla özetini geçeyim.

Open Call For Artists!

The world’s leading galleries nominate new artists.

Don’t miss the chance to put your work in front of the world’s most prestigious galleries, curators, publishers and art dealers at this first-of-its-kind international art show.
http://www.canvasawards.com/

Öncelikle dünyanın ileri gelen galerilerine bir, sana iki.  Ve ayrıca ”Benim daha iyi olduğuma nasıl karar veriyorsun?” tarzında soruları yarışma mantığı kapsamında esgeçmek gerekiyor, tamam. Apayrı bir konudur zaten bu. Ama resim yarışmalarının asıl amacının ne olması gerektiğini düşündüğümde aklıma ilk gelen şu; sanatçıya destektir, motivasyondur. Ne kazanan dünyanın en büyük sanatçısıdır (En büyük sanatçı her zaman Bono’dur.), ne de kaybeden yeteneksizdir. Jürinin görüşüne göre birileri derece alır ve mükafatlandırılır. Buraya kadar bir sorun yok.

Benim aklıma takılan şey ise şu; bu yarışmalarda Application Fee, Processing Fee adı altında alınmak istenen 30, 40 euroluk/poundluk/dolarlık katılım ücretleri. Neyin masrafıdır bu arkadaş? Yarışmaların çoğu  ”Şu formu doldurup eserinizi bize epostayla göndermeniz yeterli, herkes katılabilir.” diyor. Hem de herkes! Eserin eposta kutusunda kapladığı birkaç megabyte’ın bedeli midir bu ücret? Hayır. O ücretin ne olduğunu anlatayım.

O ücret satın aldığınız piyango biletinin ücretidir. O ücret ayrıca -özellikle- sizin için; bir üçüncü dünya ülkesi sanatçısı olarak asla eserlerinizin sergilenmeyeceği galerilere girebilme umudunuza biçilen fiyattır.

İlk zamanlar yurtdışına açılmak bağlamında harika fırsatlar olarak addettiğim bu yarışmaların nasıl da katlanarak türediğini gördükçe anladım ki; sanat yarışması sektörü denen bir alan var. Ve bu sektör kolay para kazanabileceği bir yol keşfetti. İddaa bayiinden alınacak bir kuponla bu açık çağrılara verilecek bilmemkaç dolar arasında herhangi bir fark olduğuna inanmıyorum. Şansınız aynı, izlenen yol da öyle. Sizde olmayan birşeyin vaadi karşılığında birilerine para vereceksiniz.

Piyangodan daha da berbat olan tarafı, paranın yanında bir de eserinizi vereceksiniz. Yarışmaların neredeyse hepsinde, gönderdiğiniz çalışmanın tüm yayın haklarını organizasyonla paylaşmış oluyorsunuz. Kazansanız da, kazanmasanız da. Binlerce insanın umut bağlayıp katıldığı bu yarışmalarda ödülü hak eden beş on kişiden biri olamazsanız verdiğiniz katılım ücreti ve hibe ettiğiniz eserinizin anısıyla beraber mutlu bir yaşam sizi bekliyor.

Moral bozmak istemiyorum ama sanatçıya destek olmak isteyen bir organizasyon lütfen önce kendi kıçını toparlasın. Ya da şunu delikanlı gibi söylesin, ”Benim organizasyonumun paraya ihtiyacı var, bu yarışmanın amaçları arasında organizasyonuma gelir elde etmek de vardır.”

Yine de bir bağlantı vereyim, onca lafa rağmen şansını denemek isteyen olur.

http://www.greencard724.com/

Şaka şaka, şu aslında asıl bağlantı.

http://www.artshow.com/juriedshows/page3.html

  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Digg
  • Tumblr

Akbank Sanat Haritası Nedir?

Ne midir? Akbank’ın, bir sanatçı girişimi olan LiST adlı yayını satın alıp üzerine oturması sonucu ortaya çıkan şeydir. LiST‘in iki senedir çıkıyor olmasına rağmen bakın ne diyor Akbank Sanat:

”Akbank Sanat; Akbank Çağdaş Sanat Haritası ile İstanbul’un çağdaş ve güncel sergilerinin yer aldığı tüm sanat kurumlarının, müzelerinin ve galerilerinin sergi takviminin basılması ve internetten yayınlanması projesini hayata geçirerek bir ilki gerçekleştirdi.”

Devam edelim; Akbank’ın bu listenin kapağına koyduğu eşek kadar Akbank logosu adeta ”Sanat bizim işimiz.” kıvamında bir söylem taşıyor. Ve bu logo benim aklıma ”Bir bankanın sanatla işi nedir?”, ”Orada döndürdüğü ve vergilerden muaf olarak işlediği paranın ne kadarını sanatçı için harcar?” gibi soruları getiriyor. (Bankaların ve büyük organizasyon şirketlerinin düzenlediği sanat etkinlikleri kapsamında sanatçılara düşen hiç miktardaki ödenekler ilginizi çeker mi?)

Cevabı bilmediğimden değil, kısaca şunu söylemeye çalışıyorum; Açgözlü olmayı bir an için bırakın. Önünüze geleni silip süpürmek yerine, doğmaya çalışan güzelliklere destek verin. Verin ki; en azından insan eti yediğinde gücünün kendisine transfer olacağına inanan yamyamdan bir farkınız varmış gibi görünün. Aksi halde dünyayı yeseniz doymazsınız zaten.

Kişisel girişimleri kurumlar satın aldığında, bireysel ilişkiler ortadan kalkar ve orada hızla otomatize bir yapı oluşmaya başlar. Doğrudan ilişkilerin getirdiği tesadüfi gelişmeler, yerini -periyodik olarak tekrar eden- bir kısır döngüye bırakır.

Şu da işin ayrı bir boyutu : kurumlarda herşey, herkes temsilidir demek mümkün. Herhangi bir mevzu için muhatap olduğunuz kişi, o işi para karşılığı yapmakta olan bir temsilcidir sadece. Bu temsilci size yardımcı olabilir, fakat gerçekten ters giden birşey olduğunda sonu gelmeyen bir aktarım zincirine maruz kalırsınız. Çünkü konuyla ilgili tüm ayrıntıları haiz olan biri aslında yoktur. Bilgi ve tecrübe birbirinden haberi olmayan çok sayıda temsilciye dağıtılmıştır.

Bu bağlamda Akbank Sanat Haritası’nın, bir sanatçı grubu olan Atıl Kunst‘tan, olmayan mekanlarındaki etkinliklerin listesini istemesine şaşırmamak lazım.

Ha bir de şu olay var, Milk‘ten Can Başyiğit anlattı. Ben de masal gibi özetleyeyim.

Birgün Akbank Sanat Haritası‘nı koymaları için galerilere PVCden mamul bir kırtasiye kutusu verilir. Galeri Milk‘teki sayılar tükenince, boş durmasın diye bu kabın içine LiST‘in eski sayılarını koyarlar. Çok geçmeden Akbank Sanat Haritası adına Milk‘i kontrole gelen (Hahaha) hanımefendi alelacele plastik kabı boşaltıp tozunu alır, bir yandan da şöyle laflar eder; ”Bakın dikkat edin, bizden birileri her an gelebilir. Bunu böyle görmesinler.Outlet‘e de uğramış bu Akbank Sanat Haritası kontrolörleri. Kurumunu canı gibi seven bu müfettişlere ayrıca alkış isteriz.

Neyse, bilginin ve tecrübenin temsilcilere dağılmasından, belli bir süreden sonra bütüne hakim bir insanın kalmayışından kaynaklanan sorunlardan bahsediyordum. Bu durumun karışıklık yaratmaması için kurumlar, kayıt sistemiyle çalışırlar. Geliri, gideri, gireni, çıkanı, geleni ve gideni kayıt altına alırlar. Kaydınız yok mu? Siz de yoksunuz. Kaydolmak istemiyorsanız ya da kaydolmak için lazım gelen prosedüre gücünüz yetmiyorsa, onların nezdinde varolamazsınız. Kurum, kurum olmayanı kurumlaşmaya zorlar.

Bunca eleştiriyi salt kurumlar için getirmek komik tabi, halihazırdaki dünya böyle işliyorsa iş yapmanın başka bir yöntemi kalmadıysa kurumlar ne yapsın? Gerçek şeytanın asla tespit edilemediği, herkesin bu şeytanlığı paylaştığı bu güzel sistemin adı nedir acaba?

Eski PiST /// LiST için : http://www.istanbulartlist.net

  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Digg
  • Tumblr

Seni Anlıyorum

Seni izliyorum. Tutar mı diye endişelisin. Ama rahatsın da, kimse görmez, kimse anlamaz, anlamazlarsa daha kıymetlisin gibi birşey zaten. Ne anladım biliyor musun eserinden. Turgut Özal’ı sevmiyorsun. Tombik tombik çizmişsin gerçi, sevilmeyecek bir tarafı da yok ona bakınca. Yine de sanatçılar Turgut Özal’ı sevmemelilerdir. Sevmemelidirler.

Ve Kenan Evren de kötüdür. Bunu her fırsatta belirtmeli, beynimizi bununla uyuşturmalıyız. İşi gücü bırakıp 20 yıl önce darbe yapmış patates kafaların portrelerini yapıp oraya buraya asmalıyız. Neden, bunu kimsenin bilmesine gerek yok. Sanatçının görevi toplumsal travmaları Nazo reklamı gibi ele alıp durmaktır. Başını belaya sokmayacak ölçüde isyankar, kendi küçük çevresinde başı dik yürümesine yetecek kadar olsa kafi işte.

Bu senin de suçun değil. Sen de kandırıldın, saptırıldın. Çarpıcı olmak sanıyorsun değil mi şu üç-beş senelik ömrünün emelini. Ya da her ne sanıyorsan, belli ki yine kolay yoldancısın. Annen, baban, deden ve külliyen tüm milletin gibi.

Onlar el birliğiyle çalışıp, tepkisini nasıl ifade edeceğini bilemeyen, küçük hesapçı, içten pazarlıklı, ezik bir üçüncü dünya ülke vatandaşı olarak yetiştirdiler seni. Eline cetvelle vurdular ve öğretmenler odasına sokmadılar. Askere gönderdiler, evlenip çocuk doğur dediler. Koşu bandında ter içinde, asla bunlardan uzaklaşamayarak kendini harcayıp durdun. Ben de senin gibiyim, iyi biliyorum.

Neyse işte, sonra sanat geldi. Belediyenin galerisinde natürmort ve memesi görünmeyen nü tablolardan oluşan serginle katılabilirsin ekibe. Ya da eğer daha küçük fakat daha janti bir zümreye dahil olmayı dilersen; bu yaptıklarını daha büyük yaparsın, bu resmin sarı renkli olanını, benim duvarıma uyanını da yaparsın. Yapmadın.

Sen bunların hiçbirini yapmayı seçmedin. Belki denedin de beceremedin orasını sen bilirsin.

Onun yerine, teknik becerilerine üvey evlat muamelesi yapıyor, kime ne faydası olduğunu bilmediğin flu mesajlar içeren eserlerinle karma sergilere katılıp duruyorsun şimdi. İçinde her trendin peşine koşan bir köpecik; yeri geliyor darbe karşıtı, yeri geliyor türban düşmanı, yeri geliyor azınlıkların savunucusu, bazen de feminist oluyorsun. Güncel sanat batağına hoşgeldin.

Tamam, sen de bizdensin. Rakı masasında dönen geyiklerimizin yerleştirmesini yapıp o galeriye koyduğun için tekrar teşekkürler. O geceden beri tek bir düşünce koymamışsın üzerine, iyi olmuş. Direkt masayı koysan da olurdu. Ha, bu yapılmıştı, olsun yine yaparsın. Hatta belki gönderme bile yaparsın. Bir mizah dergisinde yer almayı düşündün mü, işlerini göndermelisin mutlaka. Butik bir ajansta reklam yazarlığı da yapabilirsin. Aklında bulunsun diye söylüyorum, yoksa görüntüsünü dahi senin çekmediğin, montajını arkadaşlarına yaptırdığın video işlerini severek takip ediyorum.

Garip olan nedir biliyor musun? Bir iddian varmış gibi bir halin var hep. Gel gör ki; ne olduğunu bir türlü çözemedim. Devrimci olabilir misin acaba? Galeride en azından. Hmm. Galericiye el pençe divan, kolleksiyonerin bacaklarına sürtüne sürtüne… Yoksa köhne klasik sanatın kolonlarını kesmek isteyen yenilikçi biri misin?

1940.

Gerçekten 2009′da mısın sen? Ah, 2009′dasın ama nasıl olsa Türkiye’desin. Daha sabah olmadı, herkes mışıl mışıl.

Anlamadığım şu, bir çıkarın olmalı. Bu hiç bir şeye dokunmayan ama bir o kadar da keskin görünen işlerini tam olarak niçin yapıyor olabilirsin? Sevişmek mi isterdin? Bak bunu anlarım. Seni hala seviyorum, senden hala telefon bekliyorum. Bir sözüne bakar, inan hemen orada olacağım.

  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Digg
  • Tumblr

Resim ve İllüstrasyon

Ölüm kalım meselesi değil, kader oyunu değil, kimsenin suçu değil ama bu iki birbirine yakın disiplin arasındaki farklara dair birkaç şey söylemek istiyorum.

Son zamanlarda biz bize takıldığımız küçük topluluk içerisinde illüstrasyon kelimesine duyulan ilgi bir hayli arttı. İllüstrasyon dediğimiz, görsel stillerini ağırlıklı olarak resim akımlarından alan ticari bir meslek dalıdır. Yani illüstrasyon yapılırken bir ürünün, bir konunun, bir hikayenin tasviri için, siparişin belirlediği görsel ve bağlamsal sınırlar dahilinde çalışılır.

İllüstratör, çalıştığı işe kendince daha iyi olacağını düşündüğü eklemeler yaparken bir ressamdan farklı olarak, çok sayıda başka etmenleri gözetmek durumundadır. Tıpkı bir grafik tasarımcı gibi, hazırladığı görsele koyduğu her yeni öğenin hesabını birilerine vermek yükümlülüğünü taşır. Bu sebeple de ressamın sahip olduğu sınırsız özgürlüğe sahip değildir.

İllüstrasyonun bu sipariş tabanlı yapısıyla resimden ayrılmasına dikkat çekerken, önemli bir tarihsel gerçeği de göz ardı etmemek lazım. Ressamlar da ta 14. yüzyıldan beri sipariş üzerine resim yapıyorlar. Michelangelo, Velazquez, Caravaggio ve hatta Rembrandt, başta kilisenin, sonra zengin soyluların siparişlerine sadık kalarak, onlar için revizyonlar dahi yaparak sanatlarını icra ettiler. Antik Yunan ve sonra Roma İmparatorluğu dönemindeki sanat da yönetimin istekleri doğrultusunda şekillenmiş sayısız eser barındırır. Sonuç olarak yukarıda yaptığım açıklama bir anlamda bu gerçekle çelişiyor. Sanat felsefesi kapsamında, yaptığınız tanımlamalar, baz aldığınız öncül kriterlerin ışığında şekillenir. Benim mesele olarak gördüğüm konu, resim, illüstrasyon, karikatür gibi kavramların tanımlarını çıkmaza sürükleyen, birbirinden ayrı olmaları gerektiğini düşündüğümüz halde hepsinin iç içe geçmesine sebep olan şey; sanatsal özgürlüğün parayla satın alındığı noktada başlıyor. (Ben de burada kopmaya başlıyorum. ”Teenage riot!”)

Sanat eserine biçilen değer her ne olursa olsun, o parasal değer sınırsız bir özgürlüğü saklama kabına koymaya çalışır. Kişisel bir mülkiyet arzusundan ziyade, gerçek sorun, her kavramın ekonomi döngüsüne sokulmak istenmesi aslında.

Resim, müzik, dans.. Ya da günümüz toplum yapısındaki faydacı yaklaşımı rasyonel bir işlevle karşılamayan ne varsa, kendisini toplumun içinde hissedebilmek, aynı zamanda toplum tarafından da kabul edilmiş olmak için, yine aynı toplum bünyesinde geçerli olan bir platforma kıçını koymak zorunda. İşin garip tarafı, resim, müzik, dans vesaire zaten toplumun doğurduğu şeylerdir. Öyleyse toplum neden kendi çocuğuna üvey evlat muamelesi yapıyor?

Şu tüketim toplumu ayaklarını yapmadan nasıl anlatırım bilmiyorum ama deneyeceğim. Aslında toplumun sanata yabancılaşıp onu kendi dışında meydana gelen bir şey olarak görmesi durumu basit bir nitelik-nicelik denklemine dayanıyor. Kafa ütülemeden anlatmak gerekirse, her bireyin elini uzatıp kolayca ulaşabildiği bir şeyin parasal değeri illa ki düşük olacaktır. Hele ki insan bu şeyi kendi kendine üretebiliyorsa, onu başkasından satın almak için para verme olasılığı iyice azalır.

Sanayi devriminin vaatleri arasında, fabrikalarda daha az iş gücüyle üretilecek ürünlerin, halihazırdaki fiyatından çok daha düşük meblağlara alınabileceği de var. Bu vaad kısmen yerine getirildi. Fakat aynı dönemde Freud’un insan psikolojisine yönelik yaptığı analiz çalışmalarından yapılan çıkarsamalar, topluma yapılacak kimi telkinler sayesinde, bireylerin aslında ihtiyacı olmayan ürünleri de satın almak isteyebileceği görüldü.

Adam Curtis’in BBC için çektiği ”The Trap” isimli kafa düşürücü belgeselde de geçtiği gibi, tüketim toplumu yaratılırken temel alınan anlayış o dönemde şu cümleyle özetlendi, ”Bu ürüne ihtiyacın olmayabilir, fakat ona sahip olduğunda kendini daha iyi hissedeceksin.”

”Ürüne ihtiyacım olmadığı halde neden daha iyi hissedeceğim” ise, bu denklemde değişken rolünü üstleniyor. Örneğin bir kadın olduğum için, bana bir erkeğin toplumdaki gücüne vakıf olmayı vaad eden bir ürünü, ya da bireyselliğimi, farklılığımı kuvvetlendirmeyi vaad eden ürünü satın almak isteyebiliyorum. Bu ürünlerin vaadlerini yerine getiremeyeceklerini bilsem bile alıyorum. Çünkü güçlü bir tanıtımla bütün toplumun bu vaadden haberdar edilmesi, belli oranda onu gerçek de yapıyor.

Finansal olarak çok genişlemiş şirketlerin marka stratejilerine şöyle bir baktığınızda kurumsal kimliklerini, markalarını, sattıkları üründen bağımsız öğelerle sürekli beslediklerini görebilirsiniz. Bir otomobil, sadece bir otomobildir. Fakat günümüzde bir otomobil, satın alıp sürekli binebileceğiniz bir kadındır, sırtına atlayıp dağları aşabileceğiniz bir attır. Bir içecek, sadece lezzetli bir içecek değildir, özgürlüğün, yaşamın sembolüdür. Snob olmanın anahtarıdır.

Bu bilinen gerçekleri kısa kesip olayın sanatlarla ilgisine gelmek istiyorum.

Bir ürün, nasıl topluma kurumsallık çatısı altında yabancılaştırılıyorsa ve içine yeni değerler yüklenip topluma geri sunulduğunda daha çok ve daha fazla paraya  satılabiliyorsa; sanat eseri ve sanatçı da aynı şekilde, bulunduğu mütevazı konumdan alınıp ötekileştirilmiş ( :( ), yüceltilir gibi yapılmış ama aslında haddinden fazla değerle şişirilmiş, sonunda da içine yüklenen bu yeni anlamla, sevilen değil, ancak SAYGI duyulabilecek bir konuma oturtulmuştur.(Şöyledir böyledir diye konuşmaktan sıkıldım. Bu yazı dahil herşeyi ”Galiba” parantezinde yazdığımı hatırlatmak istiyorum.)

Bunun amacı halka sanat satmak değil, sanatı halktan kopartıp, bu sayede seyrekleştirmek; böylece bu nadide eserlere biçilecek milyonları makul göstermekti. Zengin yatırımcı için, satın aldığı ürünün niteliğinden önce, onun yatırım olarak ne kadar tutarlı bir karakter çizdiği geliyor. (Bankaların senetlerin senetlerinin senetlerini satarak ciro yapması buna bir örnek. Bir senedin reel olmayan finansal potansiyeline değer biçmek aslında ne kadar gerçeküstücü bir yaklaşımmış.)

Bunun sanatçıya yansıması da, eserlerini satıp para kazanmaya devam edebilmesi için serbestliğinden ödün verip, sürekliliğin peşinden yapay da olsa gitmek zorunda kaldığını hissetmesi. Beğeninin esiri olmak gibi birşey, ama daha kötüsü.

Neyse, bu bahsettiğim zorunluluk reddedilebilir bir şey elbette, gelin görün ki, ”bir onbeş yıl ajansta çalışırım, kazandığım parayla da rahat rahat sanatımı icra ederimcilik” yolunda amacından ivedilikle şaşan bunca insan varken, parayı ve getirilerini red etmemek için gerektiğinde çokça bahane bulunabileceğini düşünmeden edemiyorum.

Bir resmin milyonlar etmeyeceğini söylemiyorum. Parayla ölçüldüğünde eserin kendisi dışında başka şeylere değer biçiliyor demeye çalışıyorum.

Mesela sanatçının imajını ele alalım.

Bereli, pipolu, yarı deli, sosyal iletişim yetileri az olan, yabani ve marjinal sanatçı figürü, tamamiyle bazı sanatçıların bazı özellikleri ön plana çıkarılarak üretilmiş bir roman karakteridir. Ressamlar arasında ne kadar arıza insan varsa, marangozlar, manavlar, emlakçılar, fahişeler, imamlar, ayakkabıcılar arasında da yabani, iletişim sorunu olan, megaloman, şizofren insanlar vardır.

Sanatçıların düştüğü tuzak, kendilerine yakıştırılan bu özelliklerin yarattığı marjinaliteye kapılıp, bu kalıba uyum sağlamaları oldu. Hatta sıklıkla bu tanıma uyduğu için sanatla ilgilenen insanlar da oldu bana kalırsa. Bu noktada kimin ne kadar samimi olduğunu sorgulamak pek anlamlı değil. (”Herkes kendi kalbinin ekmeğini yer.” Seda Sayan)

Sanatçı için hazırlanan bu kalıp gibi, sanat eserinin sınırsız çeşitliğini görmezden gelen bir unsur olarak kategorileme anlayışı da, izleyicinin eserle olan ilişkisine bir çok basma kalıp soru ve tespitle müdahale ediyor.

Örneğin eseri izleyen kişi, içeriği, tekniği, rengi, dokuyu, anlatım metodunu bir bütün olarak algılayabilecekken, bu bütünden kendi algısına göre bir duygu, bir anlam çıkarabilecekken, gidip eserin ne anlattığını, hangi tarza dahil olduğunu birine sorma ya da bir yerden okuma ihtiyacı duyuyor. Karşısındaki eser sadece duyular tarafından algılanmayı beklerken, kullanım kılavuzuyla işlevinin keşfedilebileceği bir çamaşır makinesi muamelesi görüyor.

Edinilmiş bilginin algıyı yönetmeye başladığı noktada, insanın doğal yetilerinin yerine toplumsal varsayılanlar geçiyor. Bu bakış açısı; bütün sanatlarla olan ilişkimizde, bizi belli referans noktaları oluşturmaya ve yenileri bu referanslar üzerinden tanımlamaya itiyor. Bunu makineler, robotlar, bilgisayarlar yapar. İnsan beyni, bu basit mantığın çok ötesinde bir ağ sistemi ile çalışabilirken, kurduğumuz ilişkilerde bu kadar yavan bir sistemi kullanmakta oluşumuz hakikaten trajik.

Bu oltaya nasıl geldik, kim bize böyle bel altı çalıştı bilmiyorum. Bilsem de mühim değil, sonuç olarak bir yetişkin olmak, kendiliğindenliğini kaybetmiş olmayı da kapsıyor artık. Tutarlı olmak, şeyleri genel geçer kriterlere göre değerlendirmek anlamına gelmemeli. Evet kitlelerin kendi içinde anlaşabilmeleri, bazı temellerde mutabık kalmalarıyla mümkün olabiliyor. Bir başka sorun da zaten kitlelerin büyümesiyle, üstünden hareket edilecek ortak paydanın daha yavan bir kimliğe bürünmek zorunda kalması. (Devamı var..)

  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Digg
  • Tumblr

TÜBİTAK : Darwin’e Karşı (Yeni Macera)

Tübitak bünyesinde yayımlanan Bilim Teknik dergisi için yaptığım Charles Darwin portresi, sansüre maruz kaldı. Aslında sadece illüstrasyon değil, Mart sayısı için Darwin yılı çerçeversinde hazırlanmış bütün dosya, derginin çıkmasına iki gün kala TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Ömer Cebeci tarafından dergiden çıkarıldı. TÜBİTAK Bilim-Toplum Daire Başkan Vekili ve Bilim-Teknik Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Çiğdem Atakuman‘ın da görevinden alınması söz konusu.

Mesele tabi ki Charles Darwin‘in eseri, Türlerin Kökeni ve haliyle evrim teorisi…

Bu yasaklayıcı, sansür düşkünü türü kendi adıma yakınen tanıma fırsatı buldum. İnsanın evrimini anlatan şu görselde sağdan birincisi işte. (İkinci de olabilir emin değilim.)

Geçtiğimiz yıl Hafriyat‘taki Allah Korkusu sergisinde aynı türün Vakit Gazetesi‘ndeki temsilcileri, dindar insanları kışkırtmaya çalışarak sergiyi hedef göstermiş, açılış gününde de polisler gönderip sanatçılar ve eserleri hakkında tutanak yazdırmışlardı.

Şimdi ben bu adamları anlıyorum; evrim teorisi, yaratılış fenomenine ters düşüyor, bir nevi çakışıyor. Onlar da kendi inançlarıyla çakışan bu teorinin fazla duyulmasından korkuyor olmalılar. Fakat Türlerin Kökeni adlı eser yayımlanalı 150 yıl olmuş. Hello?..

Neyse. Sonuç olarak benim bu olaylardan çıkardığım hisse, Türkiye’de “Allah yoktur.” demek yasaktır. Türkiye’de “Yaratılış yoktur.” demek de yasaktır.

Keşke bütün bu savlarla cesurca yüzleşebilen, kalender bir şekilde eyvallah diyebilen insanların sayısı daha çok olsaydı. Bana sorarsanız kendi inancına hakkıyla bağlı bir insana Allah yok da deseniz, yaratılış yalan da deseniz imanı sarsılmaz, imanının sarsılmasından korkmaz. İnancıyla çelişen herşeyden tırıs tırıs kaçan kitlenin ciddi bir inanç sorunu olduğunu görmek çok zor değil. Ama bunu görmek de yasak olabilir. Dolayısıyla ben bunu göremedim, gören varsa anlatsın.

TÜBİTAK Bilim ve Teknik’e Gerici Sansür!

TÜBİTAK’ta Darwin Müdahalesi

Darwin’ Sansür

TÜBİTAK’tan Darwin’e sansür!

İdeoloji bilime el koydu, Darwin sansürlendi!

Tübitak’tan inanılmaz sansür!

  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Digg
  • Tumblr

Bu Ne

Gevrek sesini çıkarmadan da rahatını bozabilirsin

Kayda değer bir şey yok, ama yine de varmış gibi işte.

Motivin kaydığı zaman ne yapabiliyorsun? E, geri gelene kadar biraz istirahat yeterli olmaz mı?

Kısacası küçüklüğümü kaldıramıyorum. Hiçbirşeyliğime rağmen nasıl da mesuliyetime sarılmak zorundayım ya.

Mühim değil, hallederiz. bir platform biterse bir diğerini kurarız. Yine de durum rahatsız edici. Durumum, hepinizin durumu.

Bak gitmek de, gerçekten gitmek de güzel. Bağlarını gözle, birer zincire dönüşen edinimlerini de. Senin için yazmıyorum, yine de sana göstermek istiyorum. Neler hissettiğimi biliyorsun işte. Bilmiyorsun da, bilsen bilirsin. Bilimin var. Bilimsizliğimi çakarsın sen de o yüzden.

Genler ve memler, yardıma koşun!? Kafaya sokun beni. Hakikaten, büyük bir zorunluluk hissiyatı dışında, şu kendi kendini oluşturmuş bilince tek faydanız yok. Kapitalizm gibisiniz, başınız ve kuyruğunuz belli değil, nerenizi kessem anlamsız, hanginize kıysam nafile. Düdükler.

Beş sene önceki yabancılaşma kafama geri dönebildiğime göre bu olay ömür boyu sürer arkadaş. Böyle düzenin canı çıksın. Tadım tuzum kalmadı hakikaten gece gece.

EK : Geçti geçti, kıyamam.

  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Digg
  • Tumblr

Horoz ve İnsanlar : Hayvancılığa Kamusal Perspektiften Sıkıntılı Bir Bakış

Tavuk. Horoz. Bip.

Horoz, her sabah uyuduğum odanın beş kat altındaki yarı çimenlik alanda ötmeye başlıyordu. Rüyaları bırakıp horozun sahipleriyle ne şekillerde mücadele etmeliyimi yarı kapalı bilincimle sorguluyordum her sabah. Her sabah yarı sabahtı.

Önceleri otantik, hatta şirin gelen horoz, şimdi uykudan mahrum sabahların karanlık lanetiydi. Sırtüstü pozisyonda gözlerim dolu dolu tavana bakıp kim bilir kaç kez kağıdı dürüp ucuna iğne yapıştırarak hazırladığım mermiyi elektrik borusundan yaptığım silaha sürüp ateşlemenin planlarını yaptım. Kim bilir kaç kez doğrudan pencereden aşağı atlayıp 14 metre aşağıda siftinen bu hayvanı kendi ellerimle boğazlamayı düşündüm. Haftalar boyunca apartmanda kulis yapıp elimizde meşalelerle sahiplerinin kapısını kırarak içeri girmeyi, ne var ne yoksa yakıp yıkmayı, horozu da bir mermer kaide üzerinde kurban edip kanını içmeyi istedim. İnsanın uykusu bölünmeyegörsün, her şey olabilir.

Sancılarla geçen ayların ertesinde, bir sabah yine horoz öttü. Bu ötüşü tarif etmem gerçekten zor. Metrelerce yükseklikten bana ne kadar yüksek bir rezonansla ulaştığına inanmak da zor. Ufakken apartmanın önünde yarım saat boyunca anne diye bağıran bizler, nasıl bir şey yaptığımızı bilmiyorduk. Çok sonra bu horoz sayesinde öğrendim. Bu noktada kurduğum empati sonucu, doğrudan horoza müdahale edemeyeceğime karar verdim. Sahiplerine ulaşmak, onlara çektiğim acıyı tattırmak… Bu bir çözüm olabilir miydi?

O sabah pencereden kırk yıllık komşu gibi sarktım. Yan apartmanda bir teyze de benim gibi camından sarkmış, sigarasını tellendirmekteydi. Komşu tavrımı bozmadan teyzeye çeşitli tonlarla ve hitaplarla seslenmeye başladım. Horoz hakkında yaptığımız kısa bir sohbetten sonra anladım ki bu hayvan yıllardır orada. Ve kanıksanmış. Bunun olmasından korkuyordum zaten. Neyse.

Akşama kadar çeşitli olayların geliştiği günün sonunda eve dönerken, sırtımda bilgisayar çantası, sağ elimde kıvırcık salata, taze soğan ve rokayla dolu beyaz bir torba, diğer elimde içinde ekmek ve bir milyoncudan aldığım metal baharat takımı bulunan bir poşet vardı. Sabahki teyze duruşum ne kadar yerindeyse, bu görünümümle de emekçi bir memuru rahatça temsil edebilir, uykuya gerçekten ihtiyaç duyan biri olduğuma bütün küçükbaş hayvan sahiplerini inandırabilirdim. Yüzümü soldurdum, omuzlarımı indirdim ve yan apartmanın en alt katında pencerenin arkasından sokaktaki bir kadınla muhabbet eden hedef kitleme doğru yürüdüm. İki kişiydiler, 70 üzeri bir karı koca. Bütün o hunhar planlarımdan sonra aramızda şu şekilde bir konuşma geçti.

- İyi akşamlar, ben hemen yan apartmanda oturuyorum da, kusura bakmayın horozun sahibi siz misiniz?

- Evet evladım.

- Çok tatlı hayvan, ne zamandır söylemeyim diyorum fakat ben dört ayrı işte çalışıyorum, sabahları çok erken saatte ötmeye başlıyor, hep uyanıyorum.

Bu noktada çok tatlı hayvan düşüncesi ve dört ayrı iş savı teorik olarak doğru aslında. Fakat ne onların bildiği anlamda dört ayrı iş, ne de onların bildiği anlamda çok tatlı hayvan. Değişik.

Neyse bu kaypak diyaloğumun tümünü yazmak istemiyorum. Yine de yaşlı çiftin önünde nasıl tatlılaştıysam artık, sabahları saat 10’dan önce kümesten çıkarmayacaklarını söylediler bana. Kümesin içinde ötmüyormuş zaten.

Not: Bütün hikayenin WWF için yaptığım Nuh’un gemisi illüstrasyonlarını bitirdiğim gün mutlu sona ulaşması üzerine, ilk gemideki horozu tavuğa çevirdim. Onca hayvanın arasından gelip bana horozu sorarlarsa, söyleyecek birkaç sözüm var. Baybay.

  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Digg
  • Tumblr

Ridley Scott

Ridley Scott’un yeni filmi Body Of Lies‘tan. DiCaprio Irak’lı çocuklara soruyor.

- Annenizin yemeklerini sevmiyor musunuz çocuklar?

- Hayır.

- Ne seviyorsunuz o zaman?

- Hamburger ve spagetti.

Yukarıdaki alıntıdan bir şey anlamadıysanız filmi izleyebilirsiniz.  Sinema yazarı değilim, o sebeple çok bilir gibi yazmak istemiyorum. Ama birileri amerikalıları uyandırmalı ya da daha etkili bir şekilde uyutmalı. Hay allah ya.

  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Digg
  • Tumblr