Yazı
Hele hele. Toplumların yeniyi kabullenmesi zaman alıyor. Yeninin, gerçek anlamda önceki zamanlardakinden farklı olanın öncüleri, bu talihsiz liderliklerinin bedelini çoğu zaman derdini anlatamamanın, bu sebeple içine düştükleri ayrıksı yalnızlığın, belirsizliklerle ve şımarıkça kendisini gösterip kaybolan ümitlerle dolu kuyusunda ömür tüketerek ödüyorlar. Bu tabi onların sorunu.
Toplum yeniyi kabul etmekte ne kadar ağırsa, kabul ettiği yeniyi geleneğe dönüştükten sonra terk etmekte de o denli zorlanıyor. Bu geleneğe bağlı olma hali, aslında sadakatten ziyade bir saplantı olarak addedilmeli.
Yaşadığımız mecra, kof ve üstünkörü yapılmış yavan işlerle tıka basa dolu olsa da, ne mutlu; hakkı verilerek gerçekleştirilen birçok girişim de mevcut. Bunlardan kendi küçük çevremizde bazıları bilinen ve bazıları pek bilinmeyen birkaç örneği kendimce tekrar duyurmak istiyorum. Bu ilk postada özellikle gelir kaygısı gütmeyen oluşumlara yer vermek istedim. Gözden kaçanlar illa ki olacaktır, olsun..
Devamı »
Sanatçının sorunları bitmek bilmiyordu.
Şikayet ve isyan içerikli yazılar yazmaya yeminli olduğum için, çok zırlamamaya çalışarak konuyu anlatmaya çalışacağım. Belki herkes bilmiyordur; bir ressam ünlü olmak için resim yapmaz. Bir müzisyenin de ilk amacı şöhret şarabı içmek değildir. Sanatın herhangi bir dalıyla ilgili olarak, öznel çalışmalar üreten insanların, bu faaliyetin ardındaki amaçları -çok net olarak söylüyorum- meşhur olmak değildir.
Devamı »
Bugün size sanat sektörü konusunda bazı laflar ve bir de güzel proje hazırladım.
Sektör dediğim noktada anlaşılması gereken kapsam şu; satılan sanat eserleri, galericiler, müzayede şirketleri, komisyoncular, alıcılar ve hatta bu sistemin subaşıları. Ne güzel bir ekip çalışması, şimdi bile baktığımda göz kamaştırıcı buluyorum.
Alıcılar demişken. Alıcılar dediğim, sanat severler demediğim bu insanlara kod isim olarak zenginler diyelim mi? Onlar sanat satın alarak kültürlerine kültür katan güzel insanlar. Gerek burjuvalık tescil belgesi için, gerek vergi muafiyetinin tatlı yönlerini keşfetmek açısından haldır haldır sanata yatırım yapıyorlar.
Cici Kapitalizim herşeyi meşrulaştırdığından mıdır nedir, sanat da tıpkı masa gibi bir şeydir şimdi. Hatta masanın ötesinde bono gibi, hisse senedi gibi bir yatırım aracıdır. Sanat borsası diye birşey varsa, bütün sanat eserlerinin de bir parasal değeri olmalıdır.
Devamı »
Gördüğüm garip bir şey var. Geçtiğimiz iki senede sayısı yüze katlanan, internet üzerinden açık çağrı ile yapılan şu yarışmalar. Bir başlıkla özetini geçeyim.
Open Call For Artists!
The world’s leading galleries nominate new artists.
Don’t miss the chance to put your work in front of the world’s most prestigious galleries, curators, publishers and art dealers at this first-of-its-kind international art show. http://www.canvasawards.com/
Öncelikle dünyanın ileri gelen galerilerine bir, sana iki. Ve ayrıca ”Benim daha iyi olduğuma nasıl karar veriyorsun?” tarzında soruları yarışma mantığı kapsamında esgeçmek gerekiyor, tamam. Apayrı bir konudur zaten bu. Ama resim yarışmalarının asıl amacının ne olması gerektiğini düşündüğümde aklıma ilk gelen şu; sanatçıya destektir, motivasyondur. Ne kazanan dünyanın en büyük sanatçısıdır (En büyük sanatçı her zaman Bono’dur.), ne de kaybeden yeteneksizdir. Jürinin görüşüne göre birileri derece alır ve mükafatlandırılır. Buraya kadar bir sorun yok.
Devamı »
Ne midir? Akbank’ın, bir sanatçı girişimi olan LiST adlı yayını satın alıp üzerine oturması sonucu ortaya çıkan şeydir. LiST‘in iki senedir çıkıyor olmasına rağmen bakın ne diyor Akbank Sanat:
”Akbank Sanat; Akbank Çağdaş Sanat Haritası ile İstanbul’un çağdaş ve güncel sergilerinin yer aldığı tüm sanat kurumlarının, müzelerinin ve galerilerinin sergi takviminin basılması ve internetten yayınlanması projesini hayata geçirerek bir ilki gerçekleştirdi.”
Seni izliyorum. Tutar mı diye endişelisin. Ama rahatsın da, kimse görmez, kimse anlamaz, anlamazlarsa daha kıymetlisin gibi birşey zaten. Ne anladım biliyor musun eserinden. Turgut Özal’ı sevmiyorsun. Tombik tombik çizmişsin gerçi, sevilmeyecek bir tarafı da yok ona bakınca. Yine de sanatçılar Turgut Özal’ı sevmemelilerdir. Sevmemelidirler.
Ve Kenan Evren de kötüdür. Bunu her fırsatta belirtmeli, beynimizi bununla uyuşturmalıyız. İşi gücü bırakıp 20 yıl önce darbe yapmış patates kafaların portrelerini yapıp oraya buraya asmalıyız. Neden, bunu kimsenin bilmesine gerek yok. Sanatçının görevi toplumsal travmaları Nazo reklamı gibi ele alıp durmaktır. Başını belaya sokmayacak ölçüde isyankar, kendi küçük çevresinde başı dik yürümesine yetecek kadar olsa kafi işte.
Devamı »
Ölüm kalım meselesi değil, kader oyunu değil, kimsenin suçu değil ama bu iki birbirine yakın disiplin arasındaki farklara dair birkaç şey söylemek istiyorum.
Son zamanlarda biz bize takıldığımız küçük topluluk içerisinde illüstrasyon kelimesine duyulan ilgi bir hayli arttı. İllüstrasyon dediğimiz, görsel stillerini ağırlıklı olarak resim akımlarından alan ticari bir meslek dalıdır. Yani illüstrasyon yapılırken bir ürünün, bir konunun, bir hikayenin tasviri için, siparişin belirlediği görsel ve bağlamsal sınırlar dahilinde çalışılır.
İllüstratör, çalıştığı işe kendince daha iyi olacağını düşündüğü eklemeler yaparken bir ressamdan farklı olarak, çok sayıda başka etmenleri gözetmek durumundadır. Tıpkı bir grafik tasarımcı gibi, hazırladığı görsele koyduğu her yeni öğenin hesabını birilerine vermek yükümlülüğünü taşır. Bu sebeple de ressamın sahip olduğu sınırsız özgürlüğe sahip değildir.
Devamı »
Gevrek sesini çıkarmadan da rahatını bozabilirsin
Kayda değer bir şey yok, ama yine de varmış gibi işte.
Motivin kaydığı zaman ne yapabiliyorsun? E, geri gelene kadar biraz istirahat yeterli olmaz mı?
Kısacası küçüklüğümü kaldıramıyorum. Hiçbirşeyliğime rağmen nasıl da mesuliyetime sarılmak zorundayım ya.
Devamı »
Tavuk. Horoz. Bip.
Horoz, her sabah uyuduğum odanın beş kat altındaki yarı çimenlik alanda ötmeye başlıyordu. Rüyaları bırakıp horozun sahipleriyle ne şekillerde mücadele etmeliyimi yarı kapalı bilincimle sorguluyordum her sabah. Her sabah yarı sabahtı.
Önceleri otantik, hatta şirin gelen horoz, şimdi uykudan mahrum sabahların karanlık lanetiydi. Sırtüstü pozisyonda gözlerim dolu dolu tavana bakıp kim bilir kaç kez kağıdı dürüp ucuna iğne yapıştırarak hazırladığım mermiyi elektrik borusundan yaptığım silaha sürüp ateşlemenin planlarını yaptım. Kim bilir kaç kez doğrudan pencereden aşağı atlayıp 14 metre aşağıda siftinen bu hayvanı kendi ellerimle boğazlamayı düşündüm. Haftalar boyunca apartmanda kulis yapıp elimizde meşalelerle sahiplerinin kapısını kırarak içeri girmeyi, ne var ne yoksa yakıp yıkmayı, horozu da bir mermer kaide üzerinde kurban edip kanını içmeyi istedim. İnsanın uykusu bölünmeyegörsün, her şey olabilir.
Devamı »
O dağlar, o sular ve o çimenler. Ve Jose. İnsan çalışmamalı. İnsan ne istiyorsa onu yapmalı. İsteyecek çok şey var, isteyerek yapmalı.
Çokları anlamaz bu lafları. Belki ben de anlamam, ama kendine pay çıkaran olur mutlaka. Payına düşeni ister herkes. Payına düşenden fazlasını da, sıklıkla. Ver sıkıntını adamım, senin için hemen unutayım onları.
Devamı »
Ya şimdi akarsa? Duruyorum. Herhangi bir duruş işte. Sol elimde garip bir his; sanki yağmur yağıyor azıcık. Yüzeydeki yaşam sürerken kendisini minik titremelerle hatırlatıyor derin. Ne yaparsa yapsın, hep derin. Ölüm bile hüzünden bağımsız, sarı sarı parıldıyor bazen ama derinler hep siyah, hep ışıksız, insan için hep en umutsuz mekânlardır. Dibe doğru yüzenler, derinlere ağırlıkları yüzünden çökenler oldu. Elbette yüzey, o kara boşluğu gördükten sonra aynı yüzey değildir artık. Fazla neşelidir, yavan ve heyecan doludur. Karanlık, kötü şeyler yapmış bir çocuk gibi konuşur size, gerçek dışında her olasılıktan laf açar, olasılıklar biterse olmayacak işleri anlatır. Ancak onun ciddiyetiyle dinlerseniz sözlerini, yüzeye çıkınca kendinize gelebilirsiniz.
Şimdi daha önce hiç gelmediğim bir yerdeyim. Uzayan yüksekliklerin vücudumu ufalttığı, geniş kanatlı şişko kuşların uçarken fırtınalar estirdiği bir tepe. Çok çimen var burada. Üzerlerinde ölene dek koşabileceğim, ömrüm boyunca her saat başı yer değiştirerek uzanabileceğim kadar, aç kalmış bütün inekleri doyurabilecek kadar çok. Oysa kollarımdan, sırtımdan ve ineklerden yoksunum. Birini bekler gibi sağa sola bakıp duruyorum. Gökyüzünde cüsselerine bakmadan, hafif hafif salınan dev kuşlardan birinin gölgesine tutunup, bu geniş çimenlikte dolaşmak geliyor içimden. Kendilerini rüzgara teslim etmiş, birkaç fulya çiçeği görüyorum hemen ayaklarımın dibinde; eğilemiyorum, dönemiyorum, koşamıyorum, uzanamıyorum. Ben onlara, fulya çiçekleri bana bakıyor. Hepimiz aptal gibiyiz burada. Güzel geliyor her nasılsa bu bana.
Neyin ardına saklandıysan çık artık. Ya da dur, çıkma! İnandığım şeyleri görmemeye öyle alışkınım ki. Ve gördüklerime burun bükmeye… Şimdi garip bir ahenkle geziyorsun. Sokaklarda insanlar falan ölüyor, bir şeyler patlıyor, yüksek binalardan kopan parçalar ayağının dibine düşüyor. Adımların sürekli ölmekten kurtarıyor seni. Ama biliyorsun ki, asla güvenmemen gerekir. ne adımlarına ne de adamlarına. Elbette güvenle değil, fakat ne olduğunu kestiremediğin bir hisle bağlısın adımlarına. İnanç diyebilirsin buna. Bir “şey“e yaslanmadan, hatta dokunmadan inanılır çünkü. İnanç için inanılan, sadece bir başlangıçtır. Zaman geçtikçe başlangıç noktasından uzaklaşılır; inandığın her ne ise; bir anı haline gelir. Bu nedenle kafalı adamlar inanmayı seçerler. Bilirler ki; güven ya da güvensizlik insanlığın bir kuruntusudur, kimsenin kimseye güvenmeye hakkı yoktur. Hele ki güvensizlik duymak, belki de en gülünecek şeydir. Diğer yandan, bu kadar dışlanıyorsa bir kelime tarafımızdan; belli ki henüz kurtulamamışız ondan.
Yola çıkalı aylar oldu sanki. İlk zamanlar hızlı adımlarla, hatta neredeyse koşarak ilerliyordun. Arada bir soluklanıp, yine devam ediyordun. Şimdi, nefes alırken çıkardığın seslere bakılırsa bitap düştüğün söylenebilir. Bizim bu tepeye oturup karınca kadar ufak görünen bedenini tükenirken izlemekten başka işimiz yok. Sık olmasa da sesleniyoruz sana. Yanımda uzun kafalı bir ihtiyar uzanıyor, senin haline hepimizden çok özeniyor. İnan ki; her birimiz tıpkı senin gibi, gaile içerisinde tükenmek isterdik. Bu heyecanı, ölene dek uğraşmak için, gücünü nereden aldığını bilmek isterdik. Yaşamına son versek, eminim; yenildiğini düşündüğün için değil, bedenini yitirdiğin için devam edemeyeceksin koşmaya. Çok güzel bir şeysin sen.
Kontrastlar, zıtlıklar, geçişsiz değişiklikler etkiyi getirir. Etkilenim neyi getirir? Etki, olageldiği anda, ufacık bir kodu, düşüncenin arkasına bırakır. Bu kod ya kalıcı bir şeye, bir hatıraya, bir güdüye dönüşür ya da bir başka kodun yerini almasıyla yok olur. Adı geçen kontrastlar, zıtlıklar, geçişsiz, ani değişimler; mutlaka algılanan eserin, nesnenin bünyesinde yer almak zorunda değildir. Algılanan nesne, algılayan için tek başına bir kontrast öğesi olabilir. Bu durumda yaşananların, daha evvel algılananların birikimi, aynı zamanda bu yeni nesnenin kontrastı rolünü oynar. Değişmeyen tek şey, algılayanda hasıl olan etkidir. Peki ya bu duruma üçüncü bir nesne katılırsa? Kontrast, varlığını o zaman da sürdürebilir mi? Bir üçüncü, diğer ikisinden en az birine daha yakın olmadan varolmayı başarabilir mi? Pratikte “gri” olmak mümkün müdür? Hem kirlenmiş beyaz, hem aklanmış siyah olmak mümkünse, siyah ve beyaz, birer renk varsayımı olmanın ötesine geçebilir mi? Kontrastta tekliğin, eşsizliğin yeri yoktur. Belki bir gün olur ya da bir yerlerde olmaktadır.
Evimizin hayli geniş bir bahçesi var. Ağaçlar pek çeşitli değiller, fakat dallarının rastgele bir düzenle, iç içe geçerek yarattığı kaotik ve aksi gibi yeşil görüntü, insanda sanki manzaranın her metrekaresine, farklı memleketlerden koparılıp getirilmiş orman parçaları yerleştirmişiz izlenimi bırakıyor. Ağaçlar birbirlerine sarılırken öyle ağır davranıyorlar, gelen misafiri öyle güzel niyetlerle kabul ediyorlar ki; henüz anlıyorum; hiç birimizin şahit olamayacağı bir ânı tüm ömürlerine yayıyorlar. Bu aceleci, bu panikli halimizle, bu her an, daha çok ânı tüketmek için çabalayan beynimizle, onların, aslında görüntüsünü dahi yakalayamadığımız yaşayışlarına ne kadar uzağız. Toprağın üzerinde alabildiğine hareketsiz dikiliyorlar, yeryüzünün ve gökyüzünün her kıvrımına, henüz başlamamış bir düşünüşün sakinliğiyle saygı duyarak; eğiliyor, bükülüyor, ömürlerini dokunulmamış doğayı oluşturarak geçiriyorlar. Akıllı yaratıklar olmadıklarını düşünülebilir ancak ben de benzer bir cehaletle, sükûtun onlara, yaratılış esnasında verilen bir hediye olduğunu, bunun bilincin olmasa da bir bilginin eseri olduğunu düşünebilirim. Evimizin bahçesi, kafamıza takılan her şeyden habersiz bir sürü ağaçla ve aralarında kalan minik boşluklarla dolu. Ne güzel.
Musluk suları toprak kokuyor. Bu yüzden musluk suyu içmeyi seviyorum. Annem, belâlı hastalıklar kapabileceğimi söylemişti… Bilmiyorum, ihtiyacım olan dengeyi yapmamam gerekenlerin bir kısmını yaparak kurduğumu düşünüyorum. Bu dengeye yapmam gerekenlerin bazısını es geçmem de dâhil oluyor elbet. Örneğin inceltme işaretini çok yersiz kullanıyorum. Yine annemden duydum ki; bu işaret çoktan kaldırılmış, eskiden de tek işlevi; üzerine geldiği sesli harfin solunda ikâmet eden sessizi inceltmekmiş. Ben senelerdir seslileri uzatmak için de bu şapkayı kullanırım. Kolaysa vazgeç, müthiş bir alışkanlık!..
Kalabalık orası… İnsanlar, hayvanlar ve yabâni otlar var. Aydınlık ayrı, karanlık ayrı bir kalabalık yaratıyor. Gökyüzü ayrı, çimenlerle kaplı topraklar ayrı kalabalık. Yüzüme bak: ağzımda ayrı, gözlerimde ayrı kalabalık var. Ticarethânelerle dolu sokaklarda içine kimseyi almadan yürüyen bir çocuk… Bir çocuk; nasıl olur da kimseye yer vermez içinde?!.. Annem, babam, en yakın dostlarım; her daim dışımda gezindiler. Bir türlü birbirimizin içinde toplanamadık. Günler hep aynı yalnızlıkla doldu. Kokularımızı, eğlenmek için toplandığımız evlere bıraktık. Köpekler gibiydik köşelerimizde birilerinin bizi bulmasını beklerken. “Yağmur neden sadece bizi ıslatıyor?” der gibiydik. Şimdi, içeride, salonda yemek yiyen o iki yaşlı insanın bir üretmesi olarak ben; beynimde uçuşan şişko reklam tablelalarıyla, az evvel mideme inen pırasa çorbasıyla, uyku mu, dinginlik mi, körlük mü aradığı belli olmayan 4 numara miyop gözlerimle; koskoca bir soru işâreti gibi hissetmekteyim kendimi. Cümlesi olmayan bir soru işâreti. Kirvesi olmayan sünnet çocuğu gibi bir şey değil bu. Hüzünlü, üzücü bir şey değil. Fakat kedisi olmayan gülüşe de benzemiyor. Yokluğun, daha doğrusu eksikliğin uyandırdığı o neşeli durumlardan değil yâni. Yazmasam, çizmesem, etmesem geberecekmişim gibi geliyor çoğu zaman. Sanki bir boşluk mevcut halihazırda ve ben ömrüm boyunca bu hırto boşluğun, kendisini boşluk gibi hissetmemesini sağlamakla yükümlüyüm. Onu unutmakla, köşeye atmakla, asla kurtulamayacağımı anlamakla ve sabaha dek ağlamakla…
Sen de beklemenin yanındasın. Kitapları, insanları, trafik kazâlarını bekleyerek anlamak istiyorsun. Ama hep kaybettiğini söyler insanlar. Beklemenin işe yaramayacağını anlatırlar. Çekinirler aslında onlar da birçok durumdan. Yanakları kızarmasın diye ses çıkarmaz, hareket etmezler.Tekrar ederek beklemenin aptallığını kendilerine; beklerler onlar da.
Tren içerisinde yazılan yazılar, yamuk yumuk yazılırlar. Fakat elbette içinde ikâmet ettiğiniz vagonun sarsıntısına ve el hakimiyetinize göre değişir bu durum. Rayların kilometreler boyunca birbirlerinden kopmadan sürüp gitmeleri, sadece üzerlerinden bir trenin geçmesi, birinden diğerine devrilmeden seyredebilmesi için ard arda dizilmiş olmaları ve hepsinden önemlisi bu birlikteliğin teorik olarak “gigantik” bir iletken yaratması, onlara, dev bir taşıma sisteminin temel yapısı olmak işlevinden başka, yeryüzünün en büyük mekanik kardeşliği ünvanını verir. İşte bu yüzden, el ele tutuşmuş raylar üzerinde giden herhangi bir taşıt, katran zeminde sefil gövdesini hareket ettirmeye uğraşan lastik ayakkabılı araçların en fiyakalısından daha kıymetlidir.







