Y A Z I

SSGSS!

   Ne sıklıkta hastaneye gidiyorsunuz bilmiyorum, fakat hasta olup da bir devlet hastanesine başvurmak zorunda kaldıysanız anlamışsınızdır, sağlık hakikaten mühim bir olay. Çünkü tedavi olabileceğiniz çoğu yer, ya imkânsızlıklar içerisinde kırılıyor ya da rahatsızlığınıza bir müşteri gibi yaklaşıyor. Ümit Kurt'un Şubat 2008 Bant dergisinde yazdığı şifa sektörü ile ilgili yazıyı okursanız ilaç firmalarının sağlık sektörü üzerindeki olumsuz etkilerine dair birçok aydınlatıcı bilgi edinebilirsiniz.

   Burada daha evvel bahsettiğim bir hadise değil, fakat önemli olduğunu düşünüp, şu an mecliste bekleyen ve çok yakın zamanda yasalaşması planlanan 5510 sayılı (Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) yasa tasarısına ilişkin edindiğim bilgileri paylaşmak istedim.

  Aşağıda başımıza gelecekler özetlenmiş bir halde yer alıyor. Bizim adımıza, vekaleten mecliste bulunan insanlardan yemediğimiz kazık kalmadı. Politika ne çirkin birşeymiş yahu, ekonomik çıkarların yönergesinde işleyen bir mevzuymuş onu anladık da, daha evvel neden söylemediler; biz de işimize bakardık, hiç tasalanıp kanser olmazdık.


Sağlık ve sosyal güvenlik haklarımızda oluşacak kayıplar;

Ø Zaten kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı hem kadınlar, hem de erkekler için 65'e çıkarılacak. (Madde 28)

Ø Emekliliğe hak kazanabilmek için yakın zamanda 5.000'den 7.000 güne çıkarılan prim ödeme zorunluluğu 9.000 gün prime çıkacak. (Madde 27)

Ø Emekli maaşları % 23 ila % 33 arasında düşürülecek. (Madde 29)

Ø Yıpranma hakkı gasp edilecek

Ø Aylık geliri 139,6 YTL'den fazla olan bütün vatandaşlar her ay 73 ila 475 YTL Genel Sağlık Sigortası primi ödemek zorunda kalacak. (Madde 88)

Ø Sadece ayakta tedavi olununca değil; hastalık, kaza, ameliyat gibi nedenlerle hastaneye yatmak gerekince de 'katılım payı' adı altında para ödenecek. (Madde 68)

Ø 'Katılım payı' gerektiğinde beş katına kadar arttırılacak. (Madde 68)

Ø Bütün sağlık hizmetleri paralı olacak.

Ø Sağlık hizmeti alabilmek için bu ülkenin vatandaşı olmak, üstelik vergi ödemek, dahası Genel Sağlık Sigortası primi yatırmak, hatta bir de 'katılım payı' ödemek yetmeyecek. Şimdi bir de 'ilâve ücret' adı altında para ödemek gerekecek. (Geçici Madde 5)

Ø Bütün dünyada anne sütünün önemi yeniden anlaşılır ve emzirme teşvik edilirken Türkiye'de 'sigortalının çocuğuna bir ay anne sütü yeter' mantığı geçerli olacak. Daha önce doğum yapan sigortalılara altı ay süreyle verilmesi öngörülen emzirme yardımı bir aya düşürülecek.

Ø Hastalanan sigortalılara verilen iş görememezlik ödeneği % 16 azalacak. (Madde 18, 19, 80)

Ø Emekli Bağ-Kur'lularının maaşından 10 yıl süreyle % 10 oranında Genel Sağlık Sigortası primi kesilecek. (Madde 88)

Ø Primini ödeyemeyen vatandaşlar sağlık hizmeti alamayacak , hastane kapılarından geri dönecek. (Madde 88, 89 ,90)

Ø Primini ödeyemeyen çiftçilerin pamuğuna buğdayına, üzümüne tütününe el konulacak. (Madde 87)

23 Şubat 2008 Cumartesi saat 17:04 Registered CommenterErkin Gören | TatlarTat kat.

Storyboard nedir? Nasıl hazırlanır?

  Tüm dünyada hareketli görüntü içeren her ürün için müşteri, yönetmen, prodüktör, görüntü yönetmeni, kameraman arasındaki iletişimde mühim bir rol üstlenen "storyboard" hakkında bildiklerimizi tazelemek adına birkaç söz söylemek istiyorum.

  "Storyboard" hazırlarken birincil ehemmiyet taşıyan unsur; çizim kabiliyetinden ziyade, talep edilen öğeleri açık bir şekilde karelere yansıtabilmektir. Storyboard çizeri, taslağını yaptığı ürün hakkında; yönetmen tarafından belirlenmiş kimi teknik bilgilere sahip olmalıdır. Ürünün senaryosu, süresi, akış planı, ışığı ve kamera açıları gibi temel konuların dışında "storyboard", oyuncuların kostümlerinden mekan tasvirlerine kadar birçok ayrıntıyı da içerebilir. İlk aşama resimli taslak çalışmasında, her plan; kamera açısını, obje ve figürlerin yerini metindeki şekilde tarif edecek biçimde, 5-10 santimetrekarelik kutulara çizilir. Her kareyle ilgili; plan, kamera hareketi, ışık ve sahnenin süresine dair bir bilgi notu da "storyboard"ı tamamlar.

  Resmedilen kareler bilgisayar ortamında bir araya getirilip, akıcı bir görüntüye dönüştürülüp elde edilen bu görüntüye ses ve müzik eklenirse anlatımı daha güçlü bir görsel senaryo oluşturulabilir. Bunun dışında fotoğraf karelerinden mamûl "storyboard" çalışmaları da mevcuttur. Bütün bunlar yönetmenin aklındaki fikri anlatabilmesi için yeterli olabilir.

  Fakat talep doğrultusunda bazı sahnelerin veyahut bütün ürünün "storyboard"ı çok daha fazla ayrıntıyı bünyesinde barındıracak şekilde hazırlanabilir. Büyük yapımlarda ise 3 boyutlu görseller üretebilen Maya, Lightwave gibi programlar kullanılarak kamera açılarını tam manasıyla tespit eden "storyboard"lar yapılabilir. Bunların avantajı kamera ve lens simülasyonlarını gerçeğe uygun şekilde yaparak filmin net olarak nasıl çekilmesi gerektiğini tanımlayabilmeleridir. Bahsi geçen her teknikte "storyboard" çizeri için bağlayıcı unsur metin olmalıdır.

 Dünyada Walt Disney Stüdyoları'nda animasyon filmleri hazırlarken kullanılmaya başlanan "storyboard", ilk olarak Rüzgar Gibi Geçti (Gone With The Wind) filminde kullanılmış ve 1940'lı yıllardan sonra  film endüstrisinin de vazgeçilmezi haline gelmiştir. Günümüzde sadece sinema filmleri değil, reklam filmleri, animasyon filmler, müzik videoları, bilgisayar oyunları ve hatta internet siteleri için de hayati önem taşımaktadır. Aslında "storyboard", bir ekip çalışmasını koordine eder, ürün üzerine çalışan her elemanın ne yapmakta olduğunu bilmesini sağlar. Bu bağlamda vakit ve nakit kaybını önler, henüz prodüksiyon hayata geçmeden maliyet ve çalışma yöntemi hakkında öngörü kazandırır.

190151-1243714-thumbnail.jpgSeden Yazıcı © 2006

190151-1243743-thumbnail.jpg 

2 Ocak 2008 Çarşamba saat 22:35 Registered CommenterErkin Gören | TatlarTat kat.

Çığırtkan' Jay Hawkins Efendi

Hava hafif yağmurlu, neden şemsiye almadın, neden düdük gibi çıktın sokağa? Çünkü çok kalın kabanınla ince ceketin arasında bu havalar için, tadında bir montun yok. Neyse ki; küresel ısınma var, havalar güzel kış da olsa. Buzullar eriyor, dünyayı sular basacak. Birçok canlı türü yitip gidecek, muhtemelen yenileri gelecek.

Televizyonda Ömer Madra’yı gördüm. Ne güzel bir insan, parası var, tuzu kuru bile denebilir bir anlamda. Nasıl da bir misyoner gibi çalışıyor doğru bildikleri için ve düşüncelerini ne kadar da tutarlı argümanlarla ortaya koyuyor. Açık Radyo gibi kasıntı olmaktan olabildiğince uzak bir entelektüel değeri memlekete kazandırdığı için de ayrı seviyorum kendisini. Parası olduğu halde güzel işler yaptığı için garipsiyor olmam gerçekten acı, "Olacak O Kadar" tandansından kaçınmak istediğim için bu konuyu deşmiyorum.

Seneler önce annem gitmiş Enis Batur’la tanışmış. O zamanlar Enis Batur Gergedan dergisiyle iştigâl ediyor ve Ömer Madra’yla da pek bir içli dışlılar. Enis Batur’u da Yapı Kredi yayınlarını getirdiği noktadan dolayı, insanı bilgiye boğan yapıtlarından dolayı seviyorum. Seviyorum ama pek de okumayı beceremiyorum, ne yalan söyleyim; fazla dokümanter tadı var son yıllardaki yazılarında, yakın ya da uzak tarihlerle alâkalı bilgiden ziyade hisleri tanımak istiyorum şu sıra okurken. Geçen yüzyılın Kafka’sı, Zweig’ı daha keyif veriyor.

Sait Faik’e takılmıştım bir ara; pek duygulu, romantik yanları sebebiyle. Aynı tasvir kabiliyetinin çok daha entelektüel, çok daha concon varyasyonu olan Proust Efendi’yi de sıkılmadan okumuştum, fakat bir süre sonra betimlemelerin bataklığında, “metaforsuz” tanımların gölünde, annesinin kucağında kendimden geçer gibi oldum, okumaya devam edemedim.

METAFOR KAFASI (Eğretileme Başı)

Jude Law bey Anthony Minghella’nın Hırsız (Breaking and Entering) filminde, “Metaforları seviyorum, gerçekle yüzleşmekten çekinmemden ötürü belki.” deyiveriyor. Hep düşündüğüm şeydir zaten, bağlandığı konuya sadece tek yönüyle uyan ancak aslında laf kalabalığından başka şey olmayan çok fazla “metafor” uçuşuyor kitaplarda, şiirlerde, televizyonda. Özellikle Kurtlar Vadisi tadında dizilerde “Hayatım bir kurumuş dere gibi Hüsnü Ağa, tekrar akabilmem için o barajın yıkılması gerek. Pamir’i ne pahasına olursa olsun ortadan kaldıracağım.” gibi nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen eğretilemeler ilk etapta hakikaten etkili ve anlamlı duruyorlar. Fakat düşününce, insan neden hayatta birini öldürmeden önce böyle bir “metafor” sallar ki? Muhtemelen Pamir’i katli vacip bir kişilik olarak anlatabilmek için; “Evet, adam haklı, bir dere olarak akması lazım, o hidroelektrik santralini yıkmak lazım.” dedirtmek için. Otlu peynir kokusuydu babam sevgili okuyanlar.

ÇIĞIRTKAN JAY 

Ömer Madra’dan girip Kurtlar Vadisi’nden çıkan bu aklı karışık yazıya daha da garip devam etmek istiyorum. Geçen ay Jim Jarmush’un “Stranger Than Paradise” filmini tekrar izledim. Konsantre olmadan izlediğim için mi, yoksa tıpkı kitap okurken olduğu gibi, sunulan bilgiyi edinmekten çok, yalnızca algılayıp bırakma huyumdan dolayı mı bilemiyorum, birçok filmi aynı heyecanla, aynı merakla tekrar tekrar izleyebiliyorum. Stranger Than Paradise için de aynısı oldu. Neyse, filmdeki Eva isimli Macar kızı her fırsatta çığıran bir adamın müziğini dinleyip duruyor. Çığırtkan Jay Hawkins, nam-ı diğer Screamin’ Jay. Filmden sonra soulseeke koşup iki albümünü indirdim. I Put A Spell On You zaten filmde durmadan çalan şarkı. Onun dışında Constipation Blues var ki; kabızlık acısı için yapılmış yegâne şarkıdır yüksek ihtimal. Gerçi 90’lı yılların Cannibal Corpse ayarındaki brütal grupları bağlam açısından aynı yerde duruyor kanımca. Kasıtları yoktur sadece bu hususta.

Lois Armstrong gibi has romantik, Tom Waits misali çatallı sesiyle, James Brown kadar ateşli, Robert Johnson kadar geleneksel duran bu güzel insanı, blues, swing havalarını oldum olası sevdiğim için hemen bağrıma bastım. Sarkastik olmadan komik olmayı beceren tüm yaşlı adamlara buradan selam ederim.

SARKAZM 

Sarkazm demişken bir iki laf da onun için söylemek istedim; pek kolay iş şu sarkazm. Hakikaten insanı zeki gösteriyor, gelin görün ki; alaycılık, tepeden bakmak gibi özellikler zekadan ziyade düdük olmakla ilgilidir. Sarkazm bir yöntem işidir, kadim dostum Anday’ın deyimiyle Sarkastik insanı C Plus’ta yüz parametrelik bir kodla yazabilirsiniz. Tıpkı Hürriyet’te çıkan Hrant Dink cinayeti yazısının altına bir aibot edasıyla “Türkiye üzerine oyunlar oynanıyor.” yorumunu giren robotik Türk gençlerini yazabileceğiniz gibi. Mesajımı verdim, kaçıyorum.

19 Şubat 2007 Pazartesi saat 13:56 Registered CommenterErkin Gören | TatlarTat kat.

Bitti

Yatağa serilip seni aramadan önce pencereden baktım. Camlar hep pis, tepesi karlı dağları örümcek ağlarının, sinek çocukların tozun gerisinden izledim. Gücüm azalır gibi oldu, başımı pencereye doğru yaklaştırıp yavaşça alnımı yasladım. Burası çok uzak biliyorsun. Eskiden dokunabildiğim her şeye uzak. Boyalarımı, tükenmez kalemimi getirdim. Bir şey olmadı. Çok gün geçti gerçekten. Elimden hiç bir şey gelmeyen çok fazla gün. Olumlamaktan, her şey normalmiş gibi davranmaktan koala götü gibi oldu beynim.

2 Eylül 2006 Cumartesi saat 16:55 Registered CommenterErkin Gören | Tatlar2 Tat

ben doğarken ölmüşüm

    Dünya ve üzerinde hüküm süren sosyal sistemin işleyişine denk düşen iki önemli söz mevcut. Bunlardan ilki “Her şeyin yeri ve zamanı var.”, ikincisi “Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak.”

    Özellikle ikincisi, yakında elime alacaklarım itibariyle durumumu gayet güzel tasvir ediyor. Tam bir korkak olduğum için, konudan açık bir şekilde bahsetmek istemiyorum. Kıvranışım, anlatamadıklarımın dansı olsun.

    Benimle ilgili olan kısmı bir kenara; “Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak.” sözü, doğadan, günümüz devlet yapısına kadar “insan”a dayatılan zorunluluklarla karşı karşıya getirildiğinde, her daim farkında olmadığım bir açıklamaya dönüşüyor. Daha da doğrusu bunun ciddi ciddi tabiattan gelen ve insan bilinci ile de kullanılmakta olan bir yöntemi tanımladığını düşünüyorum. Doğanın varlığa yüklediği, belki de pasladığı zorunlulukların başında mekân geliyor. Mekân kavramının özünde ve malzemesinde maddeyi ve onun sayesinde oluşan “boşluk"u görüyorum. Yalnızca insana özgü olmayan bu kavramlar, bilinç devreye girinceye kadar dikkate değer bir etkiye sahip değiller. Dikkate değer demek zorundayım çünkü her ne kadar algı yoksa maddenin ya da değilinin varlığından söz edemeyeceğimi düşünüyor olsam da, algının dışında diğer yöntemlerin mevcudiyeti ihtimalîni iç cebimde tutuyorum. Her neyse…

    İnsanı düşünerek, doğadan bahsetmeye devam ediyorum; Seni önce var ediyor, ardından da bunun bilgisini ve o bilgiyi bilince dönüştürmen için gereken araçları sağlıyor. Bu durumda senin ilk işin, dünyanın ne kadar güzel bir yer olduğuna kendini inandırmaktır. Üzerindeki olağanüstü yükü ve mecburiyeti bilinçdışına atıp, görme, duyma, hissetme gibi kaçınılmaz yahut kaçınıldığı takdirde mahrumiyete dönüşen ne varsa adına yeti diyorsun.

    İtip bir kuytuya hapsettiğin ya da bağlamını değiştirerek süslediğin, var oluşunla gelen tüm bağımlılıklar, aslında tıpkı sosyal yaptırımlar gibi, senden önce olup bitmiş bir şeylerin, birilerinin kurduğu ve senin de sorumlu tutulduğun kaçınılmaz yasalardır. Ters olan, egodan yaratılmış insanın, kendisinden başka sayısız etkeni umursayarak ve hatta geliştirerek yaşamaya zorlanmasıdır. Bu durumda “yaşam mücadelesi” lafı tam yerine oturuyor. İnsan yapısı sistemler olsun olmasın, doğanın canlıya bahşettiği (!) işleyiş zaten onu aynı mücadeleye zorluyor. İşin beni benden eden tarafı; devlet, şirket gibi yapıların da doğadaki despotizmin taklitleri olmasıdır. Bu beklenmedik bir şey olmamasına rağmen, kötü ve baskıcı doğayı taklit edip duran insanlığın uyuşmuşluğuna, boynu büküklüğüne akıl erdiremiyorum.

    İçinde yaşadığımız şey, sürekli terbiye ve adaba zorlayan, herkesi delirten, kimseyi memnun etmeyen şuursuz bir düzen iken güzel sanatlar gibi sapkınlığın ve yalnızlığın hükmü tarafından körüklenen hazin sonuçlara şaşırmamak gerekir. Doğanın tasvirinden ibaret olan sanat da, baskının ve mutsuzluğun yönlendirilmesiyle yapılan sanat da umutsuz bir durumun sonucudur. Anlamamıza asla izin verilmemiş bir gidişi, yani yaşamı, yine manasızca orada duran içgüdünün itkisiyle sürdürmeye çalışmanın ürünüdür.

    Doğa iyimserler için güzeldir. Diğer yandan, kaçınılmazlığı, insana iyimser olmak, güzel görmek dışında bir doğru sunmaz. Bu yüzden gerçekçi insanın da, seçmek veyahut kabul etmek durumunda kaldığı bakış yine gerçekliğe iyimser bakıştır. Çünkü mutluluğun erek olarak sunulduğu bir yaşamda vahametin acısıyla yaşamak, böyle düşünen ötekilerin safında bulunuyor olsak bile bize yalnızlığın, çaresizliğin ötesinde bir şey vaat etmez. Kısacası; daima yapamadığımız bir şeyin ve yapmakta olduğumuzun sıkıntısıyla yaşamak zorundayız. Herkese kolay gelsin.

30 Temmuz 2006 Pazar saat 11:39 Registered CommenterErkin Gören | Tatlar3 Tat

Güldük, bitti.

Hayatta kalmak için uğraşmakla başlayıp, yaşamın yalnız hayatta kalmaktan ibaret olmadığını unuttuğun noktaya geldin. Her yerin uyuşuyor, sevdiklerini dinleyecek ya da onlara laf anlatacak biri değilsin artık.

    Çalışmak, aynı işi hergün yapmak mıdır? Şunu bil ki; insanı uyuşturan aylaklık değil, doğumundan ileri gelen ihtiyaçlarını ortaya çıkarmaya çalışmadan, bir anlamda nefes almadan yaşamaya uğraşmaktır. Bu sayede uyuşan, yalnızca insanın kendisi değildir ne yazık ki; yer ettiği topluluktur. Çevresini tanımak yerine, o çehreyi taklit eden herkes, "güruh" a hizmet eder. Güruh ise cehaletten mamûldür. Uyuşukluk işte budur.

    Güruhun edindiği ahlak, ahlaksızlığın ta kendisidir. Çünkü bu ahlak, anlayışlar bütünü değildir, sadece kimi çıkarları korumakla görevlidir. Fakat her bireyin etrafındakini taklit ederken farkında olmadan kendi menfaatinden mütevellit değişiklikler yapmasıyla oluştuğundan, düzensiz bir dükkâna benzer. İşlerliği olan tüm bilgiler içinde yitip gider, kullanışsızdır.

    İnsanın görmesini engelleyen gözleri değildir, durduğu yerdir. Ahlaki olarak milyonlarca adamın aynı yerde durmaya zorlanması, gerçek anlamda bu insanların birbirlerinin sırtına çıkıp sonsuz bir kule oluşturmasına benzer. Haliyle sürekli ahlâkın çöktüğünden söz edilir.

     Farklı olan, yalnızlığa seslenir karşısındakinin nezdinde. Bu yüzden toplum, en aynı görünenin bile bambaşka bir yapısı olduğunu bile bile benzerleri bünyesine dahil ettiğini iddia eder. Kişilik, çıkıntıdır. -Kendinden gizlediğin kocaman bir gerçek olarak- Eşsizliğini hatırlatan her şeyden kaçan bir yaratığa dönüşürsün.

15 Mart 2006 Çarşamba saat 14:26 Registered CommenterErkin Gören | Tatlar1 Tat

Güncel Sanatın İçi Ne?

   Güneş pırıl pırıl, zemin kuru, konseptler hazır, memleketin içinden ve dışından onbinlerce izleyici bienal ile tetiklenen çok sayıda etkinliğin heyecanı içerisinde. İstanbul hiç bu kadar yoğun bir sanat trafiği yaşamamıştı. Bienal, Yaya Sergileri, Aykut Barka vapurunda gerçekleşecek İki Yaka Arasında projesi, eski Galata Köprüsü'nde açılan tasarım fuarı ve resmen gerçekleşen bunca organizasyonun yanısıra hasıl olan hareketi değerlendirip, bireysel hamlelerle atmosfere renk katan genç sanatçılar, umuyoruz ki; şu zamana dek resimdi, heykeldi, videoydu ilgilenme kudretini kendinde bulamamış çekimser ya da bihaber çoğunluğun uyanışına vesile olur. Kaçırılmaması gereken başyapıtlar sergilendiği için değil, harekete bir yönden müdahil olmak için, akıllanmak için değil, bakakalıp fikir sahibi olmak için bahsi geçen etkinliklere iştirakimiz hat safhada ehemmiyet taşıyor.

   Resim yapan, heykel dizen, video peydahlayan, performans güden, fabrika işleten ancak, meydana gelen sanat ambiyansında kendine izleyiciden başka rol bulamamış sanatçılarımız hiç üzülmesinler, kalplerinde en ufak bir endişe olmasın. Gelişmekte olan ülkemizin gelişmeyen sayısız sektörüne rağmen sanat ortamlarımız gizemli bir biçimde kendini aşmakla meşgul. Dolayısıyla en asosyal, en iş bilmeyen sanatçımızın dahi şu modern sanat vitrininde kısa zamanda kendine yer bulacağını düşünüyoruz. Orijinal olamazsanız marjinal, sanatçı olamazsanız kardinal olacaksınız.

   Şaka bir yana, sanatçı olarak kendi yaptığımız sanatı dahi kavramakta güçlük çektiğimiz modern sanat sürecinde, mum şeklinde ampulü, karpuz şeklinde sabunu, yenilebilen oyun hamurunu gördüğümüz yıllar zihnimizde cereyan eden kavram kargaşasının aynısını, yarın bir gün öz babamız kendisini modern sanat eseri olarak addettiğinde yaşamamız mümkün.

   Eğer gidişat kendi bilincini oluşturmakta geç kalırsa, kolumuzu sergisine koymak isteyen küratörlerle münakaşaya girmemiz işten bile değil. Lafını ettiğim bu bilincin gelişmesi için lazım gelen en mühim unsur, sanat ve hayat hakkında fikir sahibi olan, ilgi gösterdikten sonra beğenip beğenmediğini belirtebilen bir toplum. Çünkü yurdum izleyicisi her daim sanata karşı çekinceyle, anlamama endişesiyle yaklaşmaya meyillidir. Fakat bakan insanlar olarak bilmemiz gereken bir şey var ki; sanatçının tüm umursamazlığı, tüm kişiselliği, içine kapanıklığı ya da megaloman tavrı, bizlerin eserler karşısında ettiğimiz laflarla şekil değiştirmektedir. Ortaya koyulan eser kimileri halâ reddetse de, paylaşılmak, okşanmak veya itilip kakılmak için oradadır.

 

21 Eylül 2005 Çarşamba saat 17:39 Registered CommenterErkin Gören | Tatlar1 Tat

Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği

Sanayi-i Nefise Mektebi'nde son yıllarını okumakta olan, aralarında Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Elif Naci, Ali Avni Çelebi gibi isimlerin bulunduğu bir grup genç sanatçı 1924'te Maarif Vekaleti'nin açtığı avrupa sınavını kazanıp Paris'te eğitim görmeye giderler. Gitmeden önce 1923'te kurmuş oldukları Yeni Resim Cemiyeti de bu sebepten dağılır. ancak Paris'te de iletişimlerini koparmayan sanatçılar döndüklerinde edindikleri birikimi memleketin yeni yeni ilk tohumları atılan sanat ortamına faydalı olabilmek ve varlıklarını halka kabul ettirebilmek amacıyla kullanmak isterler.

   Avrupa'nın köklü kültürü, halkın sanat ve sanatçı hakkındaki bilinci elbette ki yağlıboya resimden bihaber Türk halkında ve kültüründe mevcut değildir. Tek tabanca bir ressam bu tip bir ortamda yitmeye mahkumdur. Kısacası, hem sosyal faydacı bir bakışla hem de sanatçının değerini ve gerekliliğini topluma anlatma amacıyla, Nurullah Berk, Elif Naci, Avni Çelebi, Mahmut Cüda, Zeki Kocamemi, Muhittin Sebati, Ratip Aşir, Şeref Kamil Akdik ve Refik Fazıl Epikman'dan oluşan bir kadroyla Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği kurulur.

   Birlikte yer alan ressamlar farklı biçimsel tarzları uygulayarak, yaptıkları her resmin türünün en iyi bir örneği olmasına dikkat etmişlerdir. Sadece İstanbul'da değil, bir çok anadolu şehrinde konferanslarla destekledikleri sergiler açmışlar ve hatta romanya, Rusya, Yunanistan gibi ülkelerde de etkinlikler gerçekleştirmişlerdir. Gittikleri her yerde topluma sanat bilinci aşılamaya uğraşan bu ressamlar ve heykeltraşlar; bir yandan da devletin yetiştirdiği sanatçısına sahip çıkıp ona imkân vermesi gerektiği gerçeğinin altını çizmekteydiler. Bu nedenledir ki üye sayıları her sergide yeni katılımcılarla zenginleşmekteydi.

   Ancak 1940'a yaklaşıldığında D grubu ve Yeni Resim Cemiyeti gibi iki önemli hareketin bu sanat ortamına katılması çeşitli çekişmelere sebebiyet verdi. İlgisi ve sevgisi zaten pamuk ipliğine bağlı olan halk farklı anlayışlara sahip sanatçıların değer çekişmeleri nedeniyle meseleden soğudu. Sanatçılar ortak sorunlarını unutarak sanatsal tartışmalara girdiler. Böylece bu problemlerin çözümü iyice çıkmaza girmiş oldu.

   Bu olayların ertesinde, müstakiller her sanatçıyı bir çatı altında birleştirebilmek için 1942'de Türk Ressamlar ve Heykeltraşlar Cemiyeti'ni kurdu. 1950 de ise Ressamlar Derneği kuruldu.

   Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği'nin cumhuriyet tarihindeki ikinci sanat hareketi olmasıyla Türk çağdaş sanat sürecinde önemli bir yeri vardır. Birlikteki tüm sanatçılar Osmanlı'yı, yıkılışını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulup hızla gelişmesini izleyerek olgunlaşmışlardır. Birlik hakkında daha geniş bilgiye sahip olmak ve daha önemlisi o dönemde yapılmış röportajlardan, yazılmış makalelerden önemli bölümler okumak isterseniz sanalmuzeyi ziyaret etmenizi tavsiye ederim.

 

"...Memlekete dönünce kuvvetli bir birlik kurmak, sergiler açarak halka temiz, hakikî bir san'at göstermek. Yaşıyan, müstakil bir sanatın uğruna miskin, mahlût san'atla mücadele etmek! Sağlam bilgilere, tam bir tekniğe istinat ederek beşeri bir manası olan san'atın memlekette kurulması için lazım gelen imanı taşıyorduk."          Nurullah Berk

İşin garip kısmı o tarihten itibaren yaşanmakta olan süreç gelişmekten ziyade gerilemekteymiş gibi bir tablo çizmektedir. En azından galerilerimiz, bienalimiz, modern sanat müzemiz, kolleksiyonerlerimiz, sponsorlarımız, küratörlerimiz mevcuttur artık. Bu da iyi.
14 Eylül 2005 Çarşamba saat 02:00 Registered CommenterErkin Gören | Tatlar2 Tat

Resme ne oldu?

kirtv.antidig.jpg   Resmin sosyal bir işleve hizmet edebilmesi için bir ilk adım olarak sanata ve kültüre halihazırda bakmakta olan kitlenin dışındaki insanlara onu  ulaştırmak, görünümüne alışmalarını sağlamak gerekiyor. Bunun yolu, aslında diğer tüm disiplinler gibi yaratımı ve algılanması ayrı bir birikim gerektiren resmi, günlük yaşamın içerisinde sunmak olabilir. Galeriler, müzeler, bilimum sergi mekânları ve hatta sokak bile söz konusu mevhum sanat olduğunda bahsi geçen kitlenin ilgisini çekmeyi başaramıyor. Resmin bu ortamlarda sergilenmesi, sosyal işlev perspektifinde kitlelerin dikkatini sanata yöneltme çabası olarak açıklanabilir. Çok uzun zamandır yapılagelen ve resimle içli dışlı olmayan kesimlerin ilgisini çekmek açısından tatminkâr bir başarıya ulaşamayan yöntem bu zaten.

   Önerdiğim mantık ise ilgiyi resme yöneltmek için çalışmak değil. Resmi ilgi duyulan, göz önünde olan, popüler diye anılanın içine yerleştirmeyi öneriyorum.

   Örneğin insanın, sanatın elitliği, anlaşılmazlığı gibi önyargıların dışında, resimle karşı karşıya kaldığında yabancıladığı, dışladığı birincil öğeye "biçimdir" diyelim. Çünkü özellikle tanıdık bir nesneyi, bir figürü andırmayan biçimler resmi izleyici karşısında "dezavantajlı" konuma sokuyor. Eserdeki renk armonisi, formal çağrışımlar, güncel, tarihsel ya da kişisel referanslar, bu yadırgama hali sebebiyle izleyiciye hiç ulaşamıyor. İnsana, medyaya, soyut biçimi ve amorf formu alıştırdığımız takdirde, bunların çağrışım özgürlüğünü, hayal gücüne tanıdığı sınırsız imkânları anlamak ya da benimsemek, kendiliğinden gelişen bir sürece dönüşecektir diye düşünüyorum.

   Resmi bu tip bir metodla yaşayan ve halka yabancı olmayan bir olgu haline getirmek aslında binsekizyüzlerin sonundan itibaren postmodernizme kadar, özellikle 1910-1950 yılları arasında kendiliğinden gelişmiş ve işlemiş bir fikir. O dönemde medya denilen kurumu oluşturmakta olan grafik tasarımcıların tümü kitap, dergi tasarımlarından, afiş tasarımlarına kadar, yazı karakterlerinden, görsel seçimine kadar resim ve mimariden referans alarak çalıştılar.

   Sanayi devriminden önceki yüzyılda hareketlenen resim akımları bazen öncekileri reddederek, bazen geleceğe tutunarak, bazen de estetiğin ve biçimin dozajıyla oynayarak fakat açık bir biçimde form anlayışlarını eskisinden çok daha geniş bir kitleye duyurarak varoldular. Bunun sosyal bunalım, fabrikasyon, savaş gibi etkenlerle birlikte en mühim sebeplerinden biri de resmin seri basım teknikleri sayesinde büyük kitlelere ulaşan grafik tasarım ile (ve işlevsel yönü sebebiyle halkın kolayca ve koşulsuz benimsemekte olduğu mimari akımlarla) multidisipliner bir bakış doğrultusunda beraber çalışmış olmasıdır. Fakat 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra tasarım, ayrı bir disiplin olarak yerini sağlamlaştırmanın da etkisiyle, gücünü sanattan  almayı büyük ölçüde bıraktı. Ambalaj, basılı yayın tasarımcıları, daha sonra internet ve dijital ortam kendi tasarım klişelerini iyice oturttu fakat bu durum evvelden devinimi sağlayan önemli bir faktörü, araştırma sürecini uyuşturup yerine satış oranlarının ve acilen anlaşılırlığın yönettiği bir tasarım anlayışı koydu.

   Resim bu aşamada yalnız kaldığında kendi gelişen varlığını sürdürebilecek bir disiplinken, ya yeni medyaların yarattığı heyecanla beraber terkedildi ya da tasarımın gittiği yolu takip ederek kapitalizmin pasif-agresif yapısına ayak uydurmak için seri üretime geçen ve talebe tam anlamıyla cevap veren resimler üretmeye başlayan ressamlar tarafından yoz bir yola sokuldu. Daha net bir anlatımla resim de, birçok diğeri gibi düşünmesini, arayışını ve buluşunu yitirmeye başladı.

   Doksanlı yıllardan itibaren Türkiye'de de galerilerin, bankaların ve diğer büyük şirketlerin imkân sağlama, sanata destek olma vaadiyle açtığı mekânların, emlakçı mantığıyla çalışan küratörlerin yürüttüğü bir sektöre dönüştü. Bu gelişmenin en kötü yanı Türkiye'de ressamların üretimlerini paylaşmak ve yaşamlarını idame ettirmek için başka yolların varlığını unutup tüm sanat hayatlarını bahsi geçen organizasyon ve organizatörlere bağlamaları oldu. Genç sanatçılarda daha vahim bir şekilde kendini gösteren bu tutum, küratör ve galerilerin fonksiyonlarını; ressamı bir konsepte yöneltmek, onu çekip çevirmek şeklinde belirlemelerine sebep oldu. Hatta kimi küratörler "Bugün biz olmasaydık genç sanatçılar büyük  galerilerde ve organizasyonlarda eserlerini sergileme imkânı bulamazlardı." nevî cümlelerle kendilerini nasıl bir mevkîye koyduklarını beyan ettiler. Gerçekten gençlere ya da sanatçılara ihtiyaçları yoktu aslında. Kakanızı bile satabildiğiniz bir “sanat” ortamında ressamı kim ne yapsın.

 

31 Temmuz 2005 Pazar saat 00:53 Registered CommenterErkin Gören | Tatlar3 Tat

Estetik ve İşlev

Yaşam, teorik olarak, bir disiplinler birliğinden ibarettir. Eğer ki hissiyat, bir kenara bırakılır da, rasyonel düzleme oturulup etrafa şöyle bir bakılırsa; çıkagelme, gelişme ve sonlanma, yalnızca bir sonsuzdan diğerine geçişin daimi tekrarı için varolan işlevsel öğeler olarak görünür. İşlevsellik, insanın içerisine düşegeldiği doğada adım başı karşımıza çıktığı içindir ki; tek bir tür (insan) alet yapma fikri ile ve bu fikri bilgiye çevirme yetisiyle tüm tabiat dahilinde öne çıkmayı becermiştir.

Rasyonaliteyi varoluşun elle tutulur kısmı olarak ele alırsak, diğer tarafta da şekli bir türlü belirlenemeyen, varlığı bilinen ancak tam bir tanımı olmayan, hissiyat vardır. Hissiyat, insana, yaptığı aletin işlevinin yanı sıra bir de görünümü olduğunu fark ettirmiştir.

Hızlı bir atlama yapıp ilk çağlardan modern zamanlara doğru genel bir bakış atarsak, insan yaşamında hissi bir itki ile ortaya çıkan görünümün, ilk şaşkınlığın hemen ardından, kimi kurallarla, sistematik çerçevelerle sınırlandırılmaya başladığını görürüz. Bununla beraber güzel olan, bir süre sonra "estetik" ismini almıştır. Yani insanlığın eline geçen her kavram gibi, görünüme verilen değer de aynı sürece sokulmuş, hakkında tanımlayıcı kitaplar yazılmış, kuralları belirlenmiştir. Artık estetik kavramı, ruha, kalbe hitap etmekten çok, işlevsel yönleriyle öne çıkmaktadır. Kuralına göre yapılandırılmış kompozisyonlar sokaktaki insanı mutlu etmekte, duygulandırmakta, kışkırtmakta, tahrik etmekte ve akabinde kendisine bu duyguları hissettiren markaya yöneltmektedir. Aslında duyumsamak (aisthesis) ve algılamak (aisthanestai) kelimelerinden türetme bir ad olan estetik, bu özelliğiyle zaten başından beri bir kurallar birliği, -duyusal- algının sistematik bir dökümü olduğuna işaret etmektedir. Kısacası algı beğeniye dönüşmüş, beğeni de estetiğe dönüşerek, bireyden sıyrılıp evrensel kimliğine kavuşmuştur.
Estetiğin temel tanımı Antik Çağ'da Platon tarafından felsefi işleyiş dahilinde, güzellik felsefesi başlığıyla yapılmıştır. Platon'un açıkladığı, estetikten ziyade, güzelliğe olan bakışıdır. Ona göre güzellik bir ideadır, bir özdür. Doğada güzel denen nesneler bu özden, bu ideadan pay aldıkları ölçüde güzeldirler.

Platon'dan sonra, estetiğin kendi alanına sahip bir bilim olarak tanınmasında alman filozof Alexander Gottlieb Baumgarten'ın önemli rolü vardır. 1750-58 yılları arasında yayımladığı "Aesthetica" adlı yapıtıyla güzellik bilimini temellendirmiştir. Baumgarten'a göre estetik, duyulur bilginin bilimidir, yani zihin bilgisi olan mantığın, duyusal alandaki karşılığıdır.

Platon'unkine benzer içerikçi-metafizik bir güzellik görüşü, Antik Çağ'dan yüzyıllar sonra alman idealist düşünürlerde de görülmektedir. Örneğin F. W. J. Schelling'e göre güzellik sembolik olandır, sonsuzun sonludaki aksidir. Aynı dönemin düşünürlerinden G. W. F. Hegel güzelliği "ide"nin ya da "tin"in duyusal olarak görünüşü şeklinde tanımlar. Çağdaş düşünürlerden M. Heidegger ise güzelliği varlığın gizlilikten çıkması olarak açıklamıştır. Bu da gerçek hayatta hakikate denk gelmektedir.

İçerikten yola çıkan bu anlayış objektivist güzellik anlayışının yalnızca bir yönüdür. İçerikçi-metafizik anlayışın yanı sıra, bir de doğadaki güzel nesneleri, hatta görsel sanatları temel alarak onun neden güzel olduğunu, içinde bulduğu matematik niteliklerle çözümlemeye çalışan biçimci güzellik anlayışı vardır. Bu bakışı son döneminde Platon öne sürmüştür. Ona göre güzellik doğru orantıya bağlıdır. Tıpkı onun gibi, Aristoteles de güzelliği formel-matematik olarak niteler. Düzen, simetri ve sınırlılık güzelliğin temel öğeleridir. Resim ve kompozisyon temelli bütün sanatlarda rastladığımız proporsiyon, oran ve armoni fikirleri bu düşüncenin temelidir.

Bu anlayışlardan farklı olarak subjektivist güzellik anlayışı, güzelliği objede değil, sujede yani izleyicinin bakışında arar. Felsefi görüşün ışığında I. Kant, subjektivist güzellik anlayışını objektif bir sistem haline getiren ve sujeyle birlikte, güzelliğin genel geçerliğini de savunan bir anlayış sergilemiştir. Bu demek oluyor ki; Kant, estetiğin kişisel algının, sujenin kararının bir sonucu olarak şekillendiğini belirtmektedir.
Estetik, anlamı fark edildiği günden beri neredeyse bütün gelişimini sanat felsefesi üzerinden sağlamaktadır. Sanatın anlamı ve kapsamı da tıpkı estetik gibi binlerce kez tanımlanmış, sanatçının kendisine, topluma, taklit olgusuna bağlanmıştır. Hatta yapısalcı estetik anlayışı semiyotik çerçevede, sanat yapıtını, işaret eden ile edilen arasında meydana gelen "ilgiler sistemi" olarak tanımlamıştır. (Ancak "estetik" kelimesinin günümüzdeki anlamını ve onu besleyen kuramsal alt yapıyı gözlemlediğimizde anlıyoruz ki; insanın derdi uğraştığı kavramla ilgili değildir, ama daha çok kavramın zamana dayanma gücünü zorlamakla ilgilidir.)

Günümüzde ise estetik, önceden de belirttiğim gibi, yakasını işleve kaptırmış halde, anlamında ve hatta etiğinde önemli bir değişim süreci içerisindedir. Fakat estetik ve işlev birlikteliği kimi alanlarda ne kadar çatışsalar da hem sanata, hem de endüstriye farklı katkılar sağlamaktadır. İnsanın günlük yaşamına giren ne kadar endüstri ürünü varsa hepsi estetik ve işlev ikilisinin belirli oranlarda katışmasıyla oluşuyor. Bu anlamda estetik, işleve, işlev de estetiğe dönüşebilir hale geliyor.

Postmodernizm ve Estetik
Artık modern zamanı da geride bıraktığımıza, postmodern süreç içerisinde yaşadığımıza göre "güzel"in estetik kapsamındaki yerini daha geniş bir bakışa bıraktığından da söz edebiliriz. Postmodernizm insan doğasındaki alışıldık döngünün getirisi olarak, estetik kavramını evrensel ve metafizik konumundan almış, hem sujeye, hem objeye hem de objeyi tasarlayana göre değişen bir kavram haline getirmiştir. İlk bakışta sanki kelimenin perspektifi daralmış gibi görünse de, gerçekte dünya nüfusuna ve henüz nüfusa dahil olmayan fakat olacağı varsayılan algılara dağılarak, gelişime eskisinden daha açık bir kimlik kazanmıştır. Yani kuramdan, kesinsizliğe dönüş yapmıştır. Ancak estetiğin ortaya çıkışından önceki tarihlerden farklı olarak, şimdi elimizde yıkılmayı, reddedilmeyi ya da genişlemeyi bekleyen sayısız estetik tanımı bulunmaktadır.

İşlevsellik ve Estetik
Estetik uzun zamandır, varlığını sürdürebilmek için bünyesinde işlevselliği de barındırma zorunluluğu taşıyor. Örneğin; resim, alıcı bulmak için bir sosyal sınıfa hitap etmeli ve hitap ettiği kitlenin evindeki, bürosundaki duvarın genişliği ile, rengi ile, o insanların yaşadığı hayat doğrultusunda edindikleri zevk ile iletişim içinde olmalı. Sanatçı açısından anlaşılması ve uygulanması güç bir şey olsa da, bu durum sanat ile iştigal eden ve üretimlerinden kazanç sağlayan kimselerin er ya da geç kabul etmesi gereken bir gerçektir.

Bu gerçeği kavradıktan sonraki süreçte asıl önemli olan, yapıtlarını sanatın dışında yer alan kriterleri de göz önünde bulundurarak üretme sorunsalıyla karşı karşıya kalan sanatçının, eserlerini nasıl olup da yavanlaşmaktan koruyabileceğidir.

13 Haziran 2005 Pazartesi saat 18:21 Registered CommenterErkin Gören | Tatlar1 Tat
Page | 1 | 2 | 3 | Next 10 Entries